Kemal Tahir – Esir Şehir #1 – Esir Şehrin İnsanları

Önü sıra sürüklediği kurşuni bulutlarla ufuktaki dağları silerek Ege Denizi’ne, ağlamaklı bir şubat akşamı iniyordu. Oldum olası güneş yüzü görmemişe benzeyen gün baƨda, bir damla kızıllık yoktu. İmbat düşmüş, yaşlı şilepte rüzgâr ıslıklarının yerini, yorgun makinelerin ıslak hırılƨsı, zangırdayan gövdenin demir gıcırƨsı almışƨ. Güvertede ķçılarla sandıklar karmakarışık, bütün demirler paslı, donanım ipleriyle brandalar lime limeydi. Savaş sırasında batarak armatörüne umduğu sigorta parasını kazandırmadığından, gemi yıllardır yüzüstü bırakılmış, bu sebeple on bir mil olan yolu, altı mile düşmüştü. Barselona’dan kalkalı on beş gün oluyordu. Rüzgârla sürüklenmese bu kadar zamanda bile, burasını -Midilli adası önlerini- tutacağı şüpheliydi. Kâğıtları buğday, kuru yemiş, tuzlu balık taşıdığım yazıyordu ama, mavzer tüfekleri, ağır makineli mermileriyle ƨka basa dolu ambarlarında, Bolşeviklere yenilerek Kırım’a doğru çekilen General Vrangel’in ak ordularına kaçak silah götürüyordu. Kâmil Bey, seçmeye çalışƨğı karalƨnın serseri torpil olmadığını anlayınca soluğunu hırsla boşalttı, var gücüyle sıktığı için sızlamaya başlayan parmaklarını gevşetti. 1914 Dünya Savaşı karışıklığının, mütarekeden iki yıl sonra bile, eski bir şilepte böyle sürüp gitmesi, akıl alır şey değil. Daha geçen ay, bir İspanyol gemisi, Bozcaada önünde serseri torpile çarpmış, bir İngiliz torpidosu imdada yeƟşƟği halde, içindeki iki yüz elli kişiden ancak yüz kişi kurtulabilmişƟ. Bu olayı, ölümü kanıksamış alaycı Fransız süvariden dinledi dinleyeli, gündüz güvertede böyle gözcülük ediyor, geceleri de en küçük parıltılarla uyanıp sıçrıyordu. “Serseri torpile çarpan gemide olaydık, karımla kızımı n’apar yapar kurtarır mıydım? Niçin Kâmil ailesi kurtulan yüz kişinin arasında bulunsun da, boğulan yüz elli kişiden üçü olmasın?” Bu soruları ne zaman kendi kendine sorsa, ürküp sarsılmakta, pazı güçleri kadar akıllarına da güvenen cesur erkeklerin kesin inancıyla, “Kurtarmanın yolunu bulurdum yüzde yüz” demekteydi. Eskiden olsa, bunu bir kez sorup bir kez karşıladı mı, bir daha üstünde durmazdı. Son birkaç yıldır, kimi durumlarda, eski güvenini eski kesinlikte bulamıyor, alışmadığı bu düşman tedirginliği bir türlü yüreğinden söküp atamıyordu.


Kâmil Bey, Abdülhamit’in en zengin vezirlerinden Selim Paşa’nın tek çocuğuydu. Genç yaşında çok büyük bir mirasa konmuş, buna dayanarak, her şeyde, -aile reisliğinde bile- gerçek amatör sporcu ölçüleriyle onurlu yaşamışƨ. Tutumlulukta, eli açıklıkta, ataklıkta, ihƟyatkârlıkta, gururlulukta, alçakgönüllülükte, haƩa sevgide, düşmanlıkta amatör sporcu doğruluğuyla davranır, hangi zor altında bulunursa bulunsun, bu ölçüyü bozmayacağına güvenirdi. Ruh gücünün, soyluluğunun, bilgisinin olağan sonucu saydığı soğukkanlılığını da çocukluğundan beri korumaya çalışmış, en tehlikeli durumlarda telaşını basƨrıp kimseden yardım istememeye kendisini alıştırmıştı. Gördüğü karalƨların serseri torpil olup olmadığını daha kolay anlamak için dürbününü kullanmaması, batan geminin hikâyesini dinledikten sonra telaşlandığını, çevresine, öncelikle de karısı Nermin’e, sezdirmek korkusundandı. Bu inadına da ayrıca kızıyor, uzun süren Dünya Savaşı’nın yaşayışını altüst ederek sinirlerini bozduğundan enikonu ürküyordu. Savaş patladığı zaman -1914 Ağustos başlarında- Saint-Tropez’de, bir İspanyol prensi ahbabının yatındaydılar. Karısı dört aylık gebeydi. Kâmil Bey, ne yapacağını kararlaşƨrmak için, durumu her yanıyla ölçüp biçƟ. Olayları birer birer gözden geçirdi: Osmanlı İmparatorluğu, son alƨ yılda, “10 Temmuz”, “31 Mart” gibi iç sarsınƨlar, “Trablus”, “Balkan” gibi utandırıcı yenilgiler geçirmişƟ. Başlayan savaşta hiçbir çıkar hesabı olamazdı. Tersine, uzun süredir, kendisini aralıksız tartaklayan büyük devletlerin kıyasıya kapışmasını ķrsat bilip biraz soluklanması, derlenip toparlanmaya çalışması gerekƟ. Bu açıdan bakılırsa, savaş dışı kalacak, hiç değil, bunun için var gücüyle çabalayacak, dünyadaki kuvvet dengesi de bu yolda başarı sağlamasını kolaylaştıracaktı. YaƩaki konukların hemen hepsi, kanlı boğuşmalardan, doğrudan doğruya çıkarlı görünmeyen, ayrıca “para konuşmayı” ayıp sayan Baƨ soylularıydı. Sözü bir etmişler gibi, “Bu çılgınlık uzun süremez” diyorlardı.

Kâmil Bey hesaplarını memlekeƟnin savaşa kaƨlmayacağı üzerine oturƩuğu için, İspanyol prensi dostunun sonbaharı Kordova’daki şatosunda geçirme teklifini hiç duraklamadan kabul etmiş, Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa girdiğini, bu sebepten, kasım ortalarında, Kordova’daki bir İspanyol şatosunda haber almışƨ. (O günü, hiç unutmaz, tabancayla aƨş yarışması yapıyordu. Kendisi gene hiç unutmaz, 122 sayıyla öndeydi). Akdeniz’deki İngilizler ’den kaçarak Çanakkale’ye sığman iki Alman zırhlısını, -Gökben’le Breslav’ı- bir sandal ısmarlamaya gücü yetmeyecek kadar yoksul Osmanlı İmparatorluğu’nun “Saƨn aldım” dediği, müƩefiklerin de -İngilizler ’in Fransızların, Rusların- bu yalanı yutmuş göründükleri biliniyordu. Gelen habere inanmak gerekirse işte bu gemiler -bu kez “Yavuz”, “Midilli” adıyla kıçlarına birer Osmanlı sancağı takarak Karadeniz’e çıkıp Rus limanlarını topa tutmuşlar, böylece de, temelleri çaƨrdayan Osmanlı İmparatorluğu’nu, Almanya’nın yağma savaşma sokmuşlardı. (Konuklardan genç bir İngiliz lordu, “Attığını böyle vurur savaşçılarım olsa, ben de Enver Paşa gibi, hiç durmam savaşa girerim” diye şakalaşmak istemişti ama… Tatsız!). Kâmil Bey iki gün sonra, bir Osmanlı vatandaşı olarak ne yapması gerekƟğini danışmak için Madrid elçiliğine başvurdu. Elçi beyefendi, Abdülhamit’in en tecrübeli diplomatlarındandı, rahmetli Selim Paşa’yı çok yakından tanıyor, “Sen benim elimde doğdun” dediği Kâmil Bey’in Fransızcayı Parisli bir kadının da yardımıyla Galatasaray’da anadili gibi öğrendiğini, Oxford’u biƟrdikten sonra İtalya’da yıllarca resme çalışƨğını, İspanyolcayı da okuyup rahatça konuştuğunu biliyordu. Sözü uzatmadan “kutsal vatan savunması görevini ve bu uğurda seve seve can verip kan dökmek ödevini, elçilikte tercüman olarak yapmasını” söyledi. Kâmil Bey, irkilip tedirgin tedirgin gözlerini kırpmaya başlayınca kurt Osmanlı elçisi, karşısındakinin bu teklifi, amatör sporcu yasalarıyla bağdaşƨramadığım, ilƟmas yoluyla korunmak isteniyormuş duygusuna kapılıp can evinden, yani “onurundan” yaralandığını anladı. Anlamasıyla da, hemen sesini değişƟrip “Görev kutsaldır, çünkü parasızdır” dedi, gene hiç duraklamadan ekledi: “Çünkü yüksek devleƟmiz, şu sıra, kapıcı aylığı ödeyecek güçte değildir”, biraz sustu, derin derin içini çekip ağır bir umutsuzlukla omuzlarım silkerek havaya açƨğı ellerini masaya bırakƨ. Sonra kalkƨ, ancak baba dostlarının, böyle durumlarda, kendilerine tanıdıkları, her çeşit direnmeyi kesip atma yetkisiyle önüne düştü, çalışacağı odayı gösterdi. Madrid’in hangi otelinde kaldığını sordu, karşılık beklemeden, ev bulma angaryasını da yükleneceğini müjdeledi. (Aslında hiçbir şey yüklenmiyor, bir güzel İspanyol hanım ahbabının epeydir boş duran döşeli konağına uygun kiracı bularak bir taşla birkaç kuş birden vurmuş oluyordu. ) Tam ayrılırken, en önemli şeyi haƨrlamış gibi ciddileşƟ: “Doğurmak üzere olan bir kadınla savaş meydanlarından geçerek hiçbir yere gidemezsiniz yavrum!” dedi.

Kâmil Bey kendisine, “yavrum” denilmesini hiç sevmezdi. SomurƩu. “Ümiƫr ki bu kargaşalık uzun sürmez. Birkaç aya varmadan atarız bir lüks gemiye sizi bebekle beraber… Yallah!” Bunları söylerken yaramaz bir çocuğun suçunu bağışlıyormuş gibi omzunu okşuyordu. Kâmil Bey, böyle omuz okşamalarından da, küçükten beri iğrenirdi. Gövdesini hızla geri çekmemek için kendisini var gücüyle sıkarak, kaskatı durup katlandı. HaŌalar, aylar geçiyor; savaş, yaman bir Osmanlı diplomaƨ olan Madrid elçisini bile şaşkınlıktan şaşkınlığa düşürecek “zerafetli cilveler” gösteriyordu.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.