Maria Yordanidu – Loksandra İstanbul Düşü

Loksandra, nankörlük, devrinde İstanbul’da doğduğumu söylüyor. «Sus bre, yakacaksın bizi.» «Çok yaşasınmış Padişah Abdülmecit, gün yüzü görmeyesi…» «Sus dedik sana, delirdin mi böyle bağırıyorsun?…» Bağırmadı ki, canım! Bağırdı mı Loksandra? Yavaşçacık söyledi. Ama, Loksandra’nın yavaşı, Ayasofya’nın çanı. Onu bir duymayan ölüler. Kocaman sesi var mübareğin ve sesini zaptedemez. Ama, Loksandra’nın nesi kocaman değil ki! Sesi kocaman, yüreği kocaman, göbeği kocaman, boğazı kocaman. Uzun bilekli kemerli ayakları kocaman: O kocaman gövdeyi ayakta tutabilecek okkalı ayaklar. Elleri kocaman, peygamberlere lâyık, dindar eller. Öpülecek eller. Uzun, yuvarlak parmakları ile okşamak için yaratılmış muhallebi ve lâvanta kokan eller. Vermek için yaratılmış eller. Masanın üzerinde açılan avuçları «Buyrun, yiyin,.» der gibi. «Canım, yeseniz a! Yiyin diyorlar size.


O kadarcık almak olur mu!» Ama en başta, Loksandra’nın elleri çocuk taşımak için yaradılmış. O koltuklu sandalyeye benzeyen avuçları ile bebeği kıçından tutar, havaya kaldırır ve… Tahtiri, tahtiri, tahtiriri, Tahtiriri, pu pas mori? Sto bakali ya tiri… 1 Bu avuçlar içinde kaç çocuk büyütmüştü? En başta, annesi ölünce iki küçük kızkardeşini. Sonra, teyzesi Katingaki’nin yetimini. Daha sonra, kendi öz çocukları ile birlikte dört üvey çocuğunu. Dimitro’yu dul olarak almıştı Loksandra. Dört çocuklu dul: Epaminonda, Theodoro, Yorgo ve kundaktaki Ağatho. Ağatho, konuşmaya başlar başlamaz ona «Anne» demişti. O zamanlar iki yaşlarında olan Yorgo da ona hemen «Anne» demişti. Ondört yaşında olan en büyükleri Epaminonda onu «Neneka» 2 diye çağırmaya başlamıştı. Theodoro’ya gelince, ilk zamanlar çok üzmüştü Loksandra’yı. Babasının yanında hiç sesi çıkmazken, babası gidince azarlarcasına «Kira Loksandra» 3 derdi ona. «Sen, mutfağına gitsene. Kira Loksandra.» «Bre, mutfağıma gitmek istersem sana mı soracağım?» Ve az sonra oğlanın başını okşardı: «Gel, oğlum benim, gel, paşam benim. Al şimdi kinin tozunu, iç ki çabuk iyileşesin.

» «Çık odamdan benim! Senin yerin mutfak!» Ha, demek öyle? O gün Loksandra, Theodoro’yu burnundan yakaladığı gibi sıktı. Oğlan soluk almak için ağzını açınca, kinin tozunu dilinin üzerine döküverdi. Hemen odadan çıkıp oğlanı içeriye kilitledi. Ağır ağır merdivenleri inerken bağırıyordu: ‘Başıbozuk mu kesildin bu evde sen? Otur, gör bak sana ne yapacağım!» Sonra mutfağa girdi ve helva pişirmek üzere ocağı yaktı. Theodoro ile ilk sürtüşmesiydi bu ve iş bununla kalmadı… tâ ki bir gün birbirleri ile kapışıncaya kadar. O zamanlar Theodoro oniki yaşında, güçlü kuvvetli bir çocuktu ve onunla başetmek, başlangıçta Loksandraya zor geldi. Zavallı kadın, onun canını yakmamak için yırtınırken o, kadının göbeğine ve göğsüne yumruk atıyordu. «More…» ve daha yüksek sesle «More!…» 4 Loksandra’nın tepesi atıverdi. Atladı oğlanın üzerine, sırt üstü yere yatırdı: «Buraya… Buraya dedim! Şeytan senin canını alsın, e mi. kara köpek, ak köpek… Öldüreceğim seni! Aaaah…» Ondan sonra Theodoro, babasından yiyeceği sopayı beklemeye başladı. Loksandra’nın Dimitro’ya hiçbir şey söylememiş olduğunu anlayınca şaşırdı. Yaş gününde Loksandra’nın, ona bir takım elbise dikmiş olduğunu görünce yine şaşırdı. Babasının istediği gibi, yatılı olarak Galatasaray’a girip okuyabilmesi için Loksandra Büyükada’daki arsasını satınca, şaşkınlığı son derecesini bulmuştu. İlk dört ayın sonunda Noel tatilini geçirmek için eve dönen Theodoro’yu elleri hamur içinde evden dışarı fırlayan Loksandra sokağın ortasında karşılamıştı. Sevincinden öyle sesler çıkarmıştı ki komşular, neler olduğunu görebilmek için korku içinde pencerelere koşuşmuşlardı.

Theodoro onun boynuna sarılmış ve «Nenekam benim» demişti. O günden sonra da ona hep «Nenekam benim diye seslenmeye başlamıştı. Artık onu hiç üzmüyor, hatırını kırmıyordu. Loksandra’yı kızdıran biri varsa o da, en çok sevdiği Epaminonda idi. Dik kafalı, deli Epaminonda. On dört yaşındayken öğretmenini dövmüş, pencereden atlayarak okuldan kaçmış ve ortalıktan yok olmuştu. İzini bulamadılar. Ağladılar, sızladılar ve hiç beklemedikleri bir gün lostromo 5 Yakumi’den onun, miço» 6 olarak vapurlarda çalıştığını öğrendiler. Bunun üzerine Loksandra hemen bir Ay-Nikola 7 satın alıp evin kutsal minberine yerleştirdi. O güne dek denizlerle alış verişi hiç olmamıştı. Loksandra’nın kendi çocuğu oluncaya kadar aradan uzun yıllar geçti. Derdi çoktu, üzgündü. Çok üzgün. Bre, Aya-Vlakherna ya mum yakayım der yakar. Bre, Ay-Therapi’ye kandil yakayım der, yakar.

Çocuk olmaz. Bre, hamama gider, çırçıplak mermerlerin üzerine uzanır, analık yeri açılsın da gebe kalsın diye bekler… Çocuk olmaz. Dimitro’yu bir sevindirebilse, ondan bir aferin alabilse!. Kalk sen önce evdeki yetimleri hırpala, sonra da kendi çocuğun olsun iste. Hey güzel Allahım. Bu işler, sipariş vermekle olmaz ki, canım. Altı yıldır evli olan kadın çocuk yapamadı mı, artık çocuk yapamayacak demektir. Umutlarını yitirdiği bir gün, bütün mücevherlerini Balıklı’daki Meryem Ana’ya adayıverdi 8. Hepsini!… Odasındaki kutsal minberin önünde diz çökerek: «Panaya mu.» 9 dedi. «Ey Kutsal Bakire, mucizeni göster. Çocuğum olsun diye daha kaç yıl bekleyeceğim? Öksüz kardeşlerimi büyüteyim, yaşlı babama bakayım derken geç yaşta evlendim. Bu yüzden ceza çekmem doğru mu? Bütün elmaslarımı senin ikonana takacağım.» Ellerini açtı, gözlerini ikonaya dikerek elmaslarını birer birer saymaya başladı. Sanki Meryem Ana ile anlaşma imzalıyordu: «Bak sana neler takacağım: Anneannemin büyük gerdanlığını, annemin zümrüt yüzüğünü, firuze küpelerimi, küçük istavrozumu…» Hepsini sayıp döktükten sonra kızgın bir sesle bağırdı: «Bunca yıldır senden çok şey mi istedim ki duamı kabul etmiyorsun?» Loksandra, besbelli kızgındı.

Gel de mucizeye inanma! Bir ay geçmedi, gebe kaldı. Gebeliği sürdü ve Alekaki’yi doğurdu. İki yıl sonra da kızı Kliyo doğdu. O zaman Dimitro: «Artık yetiversin.» dedi. Aklı fikri ikona ya takmış olduğu mücevherlerde olan Loksandra: «Dimitro sen bu işlere burnunu sokma,» dedi. «Bunlar Meryem Ana’nın işleri.» Ama adağından kimselere bahsetmedi. Evdeki kutsal minberin camlarına kalın perdeler astı, kapağını kilitledi ve anahtarı koynuna sakladı. Bu sırrı bir kendisi, bir de Meryem Ana biliyordu. Onun bütün sırlarını bilirdi zaten. Meryem Ana, Anasının, anne-annesinin, anne-annesinin annesinin sırlarını da bilirdi. Loksandra’nın soyunda bu ikona yıllarca elden ele geçmiş, kimi kez altın, gümüş ve kimi kez de gözyaşı ve korku yüklü olarak onun evine kadar ulaşmıştı. Şu küçük gümüş çocuk heykelini Nikolo’yu yitirdiklerinde Loksandra’nın annesi asmıştı. Panaya’nın tacı üzerindeki inciyi, ninesi, kızı Kızılbaşların elinden kurtulduğunda takmıştı.

Kızcağızı yoldan geçerken yakalamışlar, yeşil fistan giydiği için öldürmek istemişlerdi. Kızcağız, kıl payı ölümden dönmüştü. Yeşil İslâm’ın kutsal rengi idi ve Hıristiyanların bu renkte giysi kullanmaları yasaktı. Ne denir? İkonaya asılı duran şu altın bileziğin korkulu öyküsünü kim bilir? Depremde ninesi asmıştı onu biliverin hadi… «Eleni hangi yıl olmuştu deprem?» Loksandra bir şey hatırlamak istedi mi her zaman yengesi, merhum Nikolo’nun dulu Elengaki’ye sorardı. Elengakinin 10 hafızası güçlüydü, okuma yazması da vardı. «Hangi yıldı deprem, bre Eleni? Ninem hayatta mıydı o zaman, değil miydi?» «Hangi yıl mı? Otur, bir bakalım. Depremde ben, benim Erifili’ye lohusa yatmıştım. Nur içinde yatsın, yavrucuğum.» Erifili’ye lohusa yatmış olabilmesi için, öbür iki kızı Efterpi ile Evfimiyanın doğmuş olmaları gerekiyordu. Oğlu Andriko ise daha doğmamıştı. Doğunca da adını Loksandra’nın ninesi takmıştı. Demek ki deprem… Doğumlar, ölümler, evlilikler, depremler, yılları gösteren sınır taşları idi. Bazen de «o mor renkli fistanı diktiğim yıl.» dendiği olurdu. «E bre Eleni, o mor fistanı hatırlıyor musun? Hangi yıl dikmiştim onu?» «Hangi yılmı? Otur bir bakalım…» Kahve pişirirler, minderde karşılıklı oturup çorap yamarlardı.

Hangi yıl olduğunu bulamadan akşam olurdu. Dimitro işinden eve gelirdi.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir