Kolektif – Marksist Klasikleri Okuma Kılavuzu

Düşünce tarihinde devrim yapmış eserlerin nasıl okunması gerektiği her zaman sorun olmuş, farklı yaklaşımlara, değişik yorumlara yol açmıştır. Ne var ki 19. yüzyılda Marx ve Engels gibi dünyayı “anlamak”la yetinmeyip, onu “değiştirmeye” çalışan düşünürler ortaya çıkınca, sorun yeni bir boyut kazanıyor ve artık bu eserleri “nasıl okumalıyız?” olmaktan çıkarak “neden okumamalıyız!” şekline dönüşüyordu. Aslında bu dönüşümü anlamak kolaydır. Analizini sınıf çıkarları ve sınıf kavgası olgusu üzerine oturtmuş bir kuramın iktisaden egemen sınıfların şimşeklerini üzerine çekmesinden daha doğal bir şey olamazdı. Kapitalist düzenin ideologları daha çok bu nedenle tarihî maddeci tezleri uzun süre yok saydı, görmezden geldiler. Hatta bu sessizlik Kapital gibi bir başyapıtın yayınlanmasından sonra da devam etti. Öyle ki Engels, bu oyunu bozmak için, Marx’a, bir dostun Kapital’i burjuva görüş açısından eleştirmesinin tanıtım açısından daha iyi olacağını söylemiş ve Marx da “mümkün olabilecek en iyi savaş hilesi” 1 dediği bu öneri için bazı isimler vermişti. Oysa bu taktik de beklenen sonucu vermedi ve “susuş kumkuması” daha yıllarca devam etti. İngiltere gibi iktisat biliminin beşiği sayılan bir ülkede Kapital’in yayınlanması için yirmi yıl beklendi ve sonunda da çeviri ancak Engels’in çabaları sayesinde gerçekleşebildi. Kapital’deki yorumların klasik iktisadın önkabullerinden, Adam Smith ve Ricardo’nun “emek değer” kuramından hareket etmiş olmaları bu uzun sessizliği daha da anlamlı kılmıyor mu? Kısaca bütün bu çabalara ve “savaş hileleri”ne rağmen eser layık olduğu ilgiyi görmedi. Aslında Marx ve Engels “entelektüalist” hayaller içinde yaşamıyorlardı ve fikirlerin salt “doğru” oldukları için benimsenip kitleleri harekete geçireceğini düşünmüyorlardı. Marx’ın bir gençlik eserinde belirttiği gibi, teori, ancak devrimci toplumsal durumlarda, “kitlelere nüfuz ettiği” ölçüde “maddi bir güç” haline gelebilirdi. 2 Gerçekten de böyle bir durum ilk kez 1848 Devrimi’nde ortaya çıkmış ve tarihî maddeci tezlerin ilk ifadesini bulduğu yıllar, Manifesto’nun ilanına da tanık olmuştu. Oysa karşı-devrim kısa süre sonra burjuva düzenini ihya etti ve 1849’dan sonra “hegemonya kavgası, Şubat Devrimi öncesinde olduğu gibi, yeniden mülk sahibi sınıfın kendi fraksiyonları arasındaki kavgaya dönüştü”.


Ve bu durumda “Manifesto da artık unutulmaya mahkûm görünüyordu”. 3 Bu durumda burjuva ideologlarını, savunma içgüdüsüyle, ancak yeni bir devrimci dalga harekete geçirebilecek, ancak böyle bir dürtü tarihî maddeci kuramın ve Kapital’in okunmasına yol açabilecekti. Oysa böyle bir okuma “masum bir okuma” olabilir miydi? Kuşkusuz sermaye hegemonyasını korumaya yönelik bir “okuma” masum olamazdı ve bu koşullarda burjuvazinin ihtiyaç duyduğu okuma, 1870 Fransa-Prusya savaşını izleyen Paris Komünü vesilesiyle görüldüğü gibi, “devrimci teori”nin temellerini çürütmeye yönelik bir okuma şekli olacaktı. Gerçekten de egemen sınıflar açısından durum açıktı: Mademki “akıl” toplumsal düzene karşı saldırıya geçmişti, o halde toplumsal düzenin sözcüleri de “akıl”a saldıracaklardı. Burada hatırlayalım ki, günümüzde aklın eleştirisinde referans çerçevesi oluşturan postmodern düşüncenin kurucu babası Nietzsche, Komün direnişi sırasında, böyle bir korku içinde, “birkaç gün boyunca tamamen çök(tüğünü) ve gözyaşlarına boğul(duğunu)” yazmıştı. 4 Düşünür, Fransız ordusu Komün’ü kana boğduktan bir ay sonra bir dostuna yazdığı mektupta da, “aniden ortaya çıkan ejderha kafalı Enternasyonal, diyordu, gelecekte uluslar arasındaki kavgaların ötesinde, bambaşka kavgaların habercisi olarak bizleri korkuttu”. 5 Nietzsche insan psikolojisinin derinliklerine nüfuz etmeye çalışan, aristokratik değerler peşinde bir şair-filozoftu; buna karşılık ekonomi politiğin ayakları yerde kuramcıları Marx’a çok daha hassas bir noktadan hücuma geçtiler. Bu kez hedef tahtasına oturtulan klasik iktisadın temel taşı, yani emek değer kuramı idi. Böylece Paris Komünü’nü izleyen üç yıl (1871- 1874) içinde üç ayrı ülkeden üç iktisatçı yayınladıkları eserlerle “emek değer kuramı”nı yadsıyor, farklı yollarla “faydacı” kuramı savunuyorlardı. Gerçekten de İngiltere’de W. S. Jevons, Fransa’da L. Walras ve Avusturya’da da C. Menger bu misyonu yüklenen kuramcılar oldular. Üçü de, Jevons’un samimiyetle itiraf ettiği gibi, açıklamalarını mevcut verilere göre değil, iş adamlarının piyasa beklentilerine endeksli olarak yapmışlardı.

6 Neo-klasik kuramın kurucuları “marjinalist” operasyonla iktisadın inceleme alanını “üretim” sürecinden “değişim” sürecine aktarmışlar ve bilimi nesnel, materyal temellerinden koparmışlardı. Marx ve Engels böylece ortaya çıkan “bilim”i “vülger iktisat” olarak adlandırdılar ve tartışmaya değer bulmadılar. “Faydacı kuram”ın üç silahşorundan sonra Keynes de “değer” analizinde onlardan farklı bir yol izlemeyecekti. Ne var ki bu arada burjuva iktisadının, daha genel olarak da burjuva sosyolojisinin tarihî maddecilikle hesaplaşma yöntemleri zamanla değişecektir. • • • Yeni dönemde bulunan yöntem şuydu: Modern üniversitelerin kurulması ve bilimin gelişmesiyle “uzmanlık” dönemine girilmişti ve artık bu dönemde tüm “sistem”ler, uzmanlık dallarına göre parçalara ayrılacak, farklı uzmanlık alanları içinde değerlendirilecekti. Gerçekten de, Weber, geçen yüzyılın başlarında, “artık hiç kimse, tam bir uzmanlaşmaya dayanmadan bilim alanında yetkin bir şeyler yaptığından emin olamaz” dememiş miydi? 7 Oysa söz konusu “uzmanlaşma”, Spinoza’nın libido sciendi dediği dürtüyle salt gerçeği araştıran bilim adamlarının tasarladığı değil, kapitalist gelişmenin çıkar ve gereksinimlerinin zorladığı akademik bir iş bölümünün ürünüydü. Sonuç olarak da birbirinden bağımsız, kendilerine özgü dili ve kavramları olan ve birbirini anlamakta zorlanan bir sürü “bilim dalı” ortaya çıktı. “Uzmanlaşma” tutkusu genel kuram eğilimlerini aşağılıyordu ve bu baskı altında çalışmaları itibariyle genel kuram arayışı içinde olanlar bile niyetlerinin aslında bu olmadığını söylemeye başladılar. Bu durumda hiç de epistemolojik bir zorunluluğun ürünü olmayan bu gelişmenin baş hedefi de tarihî maddecilik oldu ve bu genel kuram, bütünlüğü içinde değil, felsefe, ekonomi, sosyoloji, tarih gibi dallara ayrılarak eleştirildi. Hatta J. Schumpeter bir adım daha atarak “tarihçi Marx”, “iktisatçı Marx” ve “sosyolog Marx”ın yanı sıra, “peygamber Marx”ı da inceledi ve kendine göre hepsinin “eksik”lerini, “yanlış”larını ortaya koydu. 8

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir