Ümit Bayazoğlu – Uzun, İnce Yolcular (37 Portre)

Alp Zeki Heper Paris IDHEC (Institut des Hautes Etudes Cinematographiques) mezunu, Soluk Gecenin Aşk Hikâyeleri adında bir film yapmış. Çıldırarak öldüğü söyleniyor. Alp Zeki Heper hakkında ilk bilgiler bundan ibaretti. Bu kadar ipucundan yola çıkarak, bir yaşamı ürünleriyle beraber ortaya çıkarmak çok iddialı, bunun yanı sıra çok heyecan verici ve sevabı bol bir uğraş olacaktı. Teklif Enis Batur’dan, 1987’te Gergedan dergisinde çakşırken geldi. Meçhul sinemacı hakkında ön bilgiler çok kıt, fakat danışılacaklarrn listesi kalabalık ve çok renkliydi: Füsun Erbulak, Mustafa Kemal Ağaoğlu, Oktay Kurtböke, Giovanni Scognamillo, Edip Sakarya, Onat Kutlar, Haldun Dormen, Lütfi Akad, Selim İleri, Osman Saffet Arolat, Sami Şekeroğlu ve daha kimler kimler. Bu kadar çok ve ünlü tamdığa rağmen “unutulmuşluğu” çok garip, belki çok esrarengiz ve hatta bunlardan da öte ayıp değil mi? Lâkin son sözü en başta söylemekte hiç beis yok; meğer Alp Zeki de eşine, dostuna az “illallah” dedirtmemiş. Sonunda herkes onu defterinden silmiş. Hatta yolda görünce kaldırım değiştirir olmuşlar. Mesela yakınlarının çoğu onun öldüğünü, üstelik yıllar önce öldüğünü bu araştırma sırasında öğrenmişti. Çocukluk arkadaşı olan Mustafa Kemal Ağaoğlu ile Cihangir’den Üsküdar’a bakan evinde buluşmuştuk. Söze başlamadan önce, Samsun’un jelatinini itinayla soyup, ağızlığına itinayla bir sigara yerleştirdi. Alp Zeki ile 1950’de Büyükada’dan tanışıyorlar. Dokuz-on yaşlarında bir grup çocuk düşünün. Birlikte yasak bahçelere girip çıkıyorlar, denize birlikte gidiyorlar.


Alp Zeki suda tuttuğunu boğmaya çalışıyor. Özellikle de Mustafa Kemal’i. “Beni hep boğmaya çalışırdı. Ensemden bastırıp kafamı suya sokar, can havliyle çırpınışlarımı kahkahalar atarak seyretmekten korkunç zevk alırdı. Bu yüzden ciddi kızgınlıklar yaşadığımızı hatırlıyorum.” İstanbul’a yaz geldi mi, Boğaz’da yalısı olmayan sosyete Adalara kaçardı. Özellikle Büyükada’da yazlıkçı olmak önemli bir göstergeydi. Yakup Kadri’nin Büyükadası “Biiyükada derken sakın bugünkü milyoner işadamları ve ‘Twistçi gençler* adasını göz önüne getirmeyiniz. Hele cazbantlı gazinolarla otelleri hayalinizden bile geçirmeyiniz. Bu, bir vakitler uzun saçlı, solgun benizli şairlerimizin tatlı hayallere daldığı ve sevdalılarla sevgililerin ay ışığında birbirlerini arayıp çam ağaçlarının ‘nefti gölgeleri* altında buluştuktan bir yerdi ve buranın romantik havasını o devir edebiyatımıza sindiren de Celal Sahir ile Tahsin Nahifin (Mustafa Irgat’ın dedesi) şiirleriydi. Şimdi o devirden bu yana ne kaldı bilmiyorum. Âşıklar Yolu’ndan hâlâ geçenler var mıdır? Viran Bağ’a hâlâ uğrayanlar oluyor mu? Hiç zannetmem. Söylendiğine göre, Büyükada darala darala birkaç dans ve kumar salonundan ibaret kalmıştır ve buranın havasında artık ‘vahşi bir zenci’ müziğinin çığlıklarından başka bir ses işitilmemektedir.” Yakup Kadri Karaosmanoğlu / Gençlik ve Edebiyat Hatıraları Ahmet Refik’in Büyükadası “Büyükada, Türk, Musevi, Rum ve Ermeni tacirlerinin ve harp zenginlerinin sayfiyesi olmuştu. Burada tacir nazırlar, muhtekir defterdarlar, vagon ta’biyesinde mahir, askeri demiryollara mensup erkân-ı harpler, Haşan Paşa’nın hafiyeleri, harp zenginleri, Ermeni parçalayan katiller, hep bir grup teşkil etmişlerdi.

işret, sefahat, kumar, ahenk birbirini velyediyordu. Ada vapuru hemen her hafta koltuklarında udlar, tanburlar, kemençeler, kerizci alaylarını taşımakla meşguldü. En ziyade piyano sadasına alışkın olan Adanın münevver seması harbin son senelerinde zurna sesleriyle de inlemeye başlamıştı. Semai kahvesinden yetişen harp zenginleri yüzlerce liralar vererek köşkler tutmuşlar, halkın cebinden aldıkları paralarla eğleniyorlar, sabahlara kadar zevk ve sefa ediyorlardı. Denizabdat mahallesinde, ayaklarında takunya, komşu komşu dolaşan hanımlar, şimdi muhteşem arabaların atlarını kullanıyorlar, bazen atları zaptedemeyerek feryat ve figan içinde Nizam Caddesi’nin kalabalığına rezil oluyorlardı. Ada başka bir şekle, başka bir renge bürünmüştü. İsplandit Palas önünde püskülü yanında, siyah fesli bıçkınlann rakı içtikleri görülüyordu. Bunlar milli tacirler, harp zenginleriydi. Kömürsüzlüğün bütün fecaatiyle hüküm sürdüğü zamanlarda İttihat vükelası Adaya istimbotlar, hususi yatlarla geliyorlar, halkla temas etmeye tenezzül buyurmuyorlardı. Adanın hemen her köşesinde ahenk berdevamdı. Hapishanelerde tırnak sökenler, Talat Paşa’nın himayesinde vagon satanlar, halkın açlık ve sefaleti ortasında sabahlara kadar ahenkler, ziyafetler, işretlerle sefa sürüyorlardı. Bazen Cavit Beyefendinin yaldızlı ve muhteşem köşkünde hemşehrilerine (Selaniklilere) elektrik ziyaları altında parlak ziyafetler veriliyor, gece yansı istimbotlarla Tokatlıyan’dan dondurma getirtiliyordu.” Ahmet Refik / iki Komite İki Kıtal Alp Zeki de annesi Atıfet Hanım ile adaya gelirmiş. Tabii baba ortalıkta yok. Anadolu Kulübü’nde kalırlarmış.

Bilen bilir, Anadolu Kulübü’nde kalmak, hele o devirde hiç de kolay değil. Eğer burası olmazsa, ne yapar eder, mutlaka bir köşk kiralarlarmış. Atıfet Hanım biricik oğlunun hayatında her zaman müdahaleci ve otoriter bir kadın olmuş. Tanıklardan biri onun için “Sanki şarkî bir ihtiras tramvayı gibiydi” demişti. Kızılay’da küçük bir memur olan kocasından hiç hazzetmezmiş, ondan utanır, hatta onu saklarmış, imkânlarım zorlayarak ölünceye kadar ait olmadığı bir yaşamı sürmeye çalışmış. Bir başka tanık onu en son Elmadağ’da ağustos sıcağında sırtında kürk mantoyla Divan ile Hilton arasında gidip gelirken görmüş; çok yaşlıymış, güçlükle yürüyebiliyormuş. Alp Zeki’yi çocukluğundan itibaren tanıyan bir başka eski arkadaş Füsun Erbulak. Moda Halkevi’nde Hadi Çaman ve arkadaşları ile “ezber” yapıyordu. Sahne arkasında bir kenara çekilip, Alp Zeki’nin Kral Übü oyunu hakkında fısıldaşarak konuşmuştuk. Adadan tanışıyorlar. O da Mustafa Kemal Ağaoğlu gibi Alp’in annesi üzerinde duruyor: “Alp Zeki köşkün bahçıvan kulübesinde yatıp kalkardı, Atıfet Hanımı rahatsız etme mek için. Annesinin yaşam tarzından hem rahatsızlık duyar, hem de ona karışmaya hakkı olmadığını düşünürdü.” Anadolu Kulübü’nün bitişiğinde Cavurisler’in ikiz yahşi vardı. Adanalı pamuk tüccarı, tekstil fabrikatörü Recai Tanmer admda, son derece rafine ve zengin bir bey her yaz bu yalıyı kiralardı. Amerika’da atom fiziği okumuş bir oğlu ve biri çok güzel, iki kızı vardı.

Kızların büyüğü Zeynep Tanmer her zaman ön planda, daha faal, daha sosyal, daha güzel, dolayısıyla daha fettandı. Genco Erkal ve arkadaşlanmn kurduğu Genç Tiyatroculara mensuptu mesela. Yıllar sonra İngiliz uyruğuna geçip rahibe oldu. Küçüğü Beysun Tanmer ise boylu poslu, esmer, köşeli yüzlü, ablasının gölgesinde kalmış iddiasız bir kızdı. “Bir gün bu kızı bizim Alp’le el ele görünce çok şaşırdık” diyor Füsun Erbulak, “çünkü ikisi de daha önce kimseyle flört etmemişti.”

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir