Abdurrahman Arslan – Modern Dunyada Muslumanlar

Özellikle 1990’lardan itibaren dünya genelinde cereyan eden bir dizi önemli gelişme sonrasında modernist düşüncenin ciddi eleştirilere muhatap olması, aslında Müslümanlar cihetinden de önemli sayılması gereken bir dönüm noktasına işaret etmekteydi. Modernist tahayyülün tanımlayageldiği düşünce ve hayata ilişkin ortak alanda müşahhas hale gelmeye başlayan çatlaklar, birçok “kabûlün” yeniden tartışılmasına kapı açarken; aynı zamanda İslâmcı düşüncenin entellektüel olduğu kadar, siyasî kökleriyle ilgili değişiklikler doğurmaya aday olacak tartışmaları da gündeme getirmiş oldu. Tartışmalar, modern dünyanın kırılma ve tabiî ki bir dönüşüm yaşama sürecinde Müslümanların muhtemel yerleri veya tercih edilecek yeni “konumlarıyla” ilgili bulunmaktaydı. Bu yeni dönemde iki tercihin söz konusu olduğunu söylemeliyiz: İslâm, ya Müslümanların ellerinde modernitenin –değerler dünyası ile; ilerleme, eşitlik, bireycilik, demokrasi, liberalizm, sivil toplum, kapitalizm ve tüketim’in– öngördüğü süreçlere katılarak ona yeni bir “ruh” verecek; ya da kendi “teorik” temellerine yaslanarak içine kapanmadan ve daha önemlisi, anti olmak için “anti” olmadan, öncelikle bir hayat biçimi olarak kendini görünür kılmanın ve korumanın imkân ve çıkış yollarını arayacaktır. Buna rağmen eğer İslâm –tabiî ki onun anlaşılma ve yaşanma biçimi– sözkonusu sürece katılırsa, İslâm’dan geriye “ne” kalacağı sorusu, bugün ciddi bir cevap beklemektedir. Hele insanoğlunun son beş bin yıllık tarihini şekillendiren son üç dinden ikisi, ama özellikle Hıristiyanlık tecrübesi göz önüne alındığında, sanıyorum ki, soru ve ona verilecek cevabın önemi daha da artmaktadır. Elinizdeki kitap 1990’ların ilk yarısında sözünü ettiğimiz bu meselelerle ilgili olan, değişik zamanlarda ve değişik dergilerde yayımlanmış yazılardan derlendi. Yazıların ortak paydasını, bugün Müslümanları bulundukları noktaya getiren başlangıç dönemi; yani onların modern dünya, diğer bir ifadeyle modernite ile düşünce/hayat düzleminde kurmuş oldukları ilişki, daha doğrusu “zorunlu diyalog” teşkil etmekte. Batı’ya karşı bir muhalefet olarak başlayan ve önceki biçiminden farklı mahiyet ve oldukça seçici bir özellik taşıyan bu yeni ilişki biçimi/diyalog; kendilerinin tanımlamadığı bir gerçeklik ve bilgi anlayışının mecbur kıldığı değişim süreçlerini yaşamak durumunda kalan Müslümanlar’a, istememiş olsalar bile, aynı zamanda yeni bir “tarihe” katılmanın da kapılarını açmıştır. Bununla beraber sözkonusu katılım ve onunla başlayan deneyimin sadece Müslümanlarla sınırlı kalmadığını biliyoruz. Batı dışındaki toplumlar, bu deneyimle başlayan süreçlerin hasıl ettiği çatışmalara, insanlarda yarattığı gerilim ve sıkıntılara rağmen, yine de geleceğe dair bütün umutlarını yüzyıllardan beri modernitenin kalıplarına dökerek anlamlandırmaya ve meşrûlaştırmaya çalışmaktan geri durmadılar. Bu toplumların farklı formlarda görünmüş olsa bile, içinden geçmekte oldukları modernleşme deneyiminin muhtevada aynı amacı taşımış olması şaşırtıcı değildir. Bu deneyim, tarihlerinde bir bilgi biçimi olarak bulamadıklarından dolayı, modernitenin gerçeklik ve bilgi anlayışını, kendi gelenek ve kültür dünyaları içinde kendileri için yeniden üretmenin sabırsız çabası olarak ortaya çıkmaktadır. Öte yandan ve öncelikle Müslümanlar cihetinden sözünü ettiğimiz yeni diyalog, birbiriyle çelişen iki farklı tutum/isteği kendinde içeriklendirmiş olması ile dikkat çeker. Diyalog; bir taraftan kendinde yoğun bir muhalefet üzerine kurulmuş, düşünce ve hayatın bütün safhalarında bu özelliğini açığa vurmakta ısrarlı olmuştur.


Fakat diğer taraftan da muhalefet yüklü içeriğine rağmen yine de muhalifini kendinden “üstün” kıldığına inandığı, öncelikle fiziksel/maddi araçlarına sahip olmak isteği ile, izahı zor bir hayranlığı kendinde barındırarak gelmiştir. Bu çabanın daha sonraları bizde İslâmcılık şeklinde kavramsallaştırıldığını biliyoruz. İslâmcılığı, öncelikle modern dünyada yaşamak durumundaki Müslümanların bu dünya karşısında geliştirmeye çalıştıkları entellektüel ve pratik tavırları olarak görmek mümkündür. Ancak bunun yeterli ve açıklayıcı bir tanımlama olduğu söylenemez. Çünkü İslâmcılık, modernitenin getirdiği tehdide bir cevap olduğu kadar, aynı zamanda İslâmî mesajın “özgün” anlamının yeniden “keşfi” için yapılmış bir davet olarak görülmesi gerekmektedir. Ne var ki, İslâmcılık reddettiği dünya görüşünden tam olarak bağımsız kalamamış; bu düşünce bilhassa “laiklik”, “teknoloji” ve “modern-devlet” kavramları tarafından etkilenerek bugünkü şeklini almıştır. Bu, modernitenin kavramsal ve maddi araçlarının İslâmcılık üzerinde ne kadar güçlü etkiler taşıdığını, dolayısı ile bize de bunlar üzerinde yeniden düşünmenin önemini hatırlatmaktadır. Günümüzde modern paradigmanın çözülmekte oluşunun taşıdığı önemle beraber, bu durum bir “bilgi biçimi” olarak İslâmcılığın da uğradığı kısmi çözümsüzlüklerden dolayı, yeni bir tahlilini gerektirmektedir. Yaklaşık iki yüzyıla varan tarihsel ya da bilinen adıyla modernleşme deneyimi içinde; İslâmcılığın hangi niyetlerle başlayıp neleri amaçladığı; burada Müslümanın kendini konumlandırma biçimi; izlenen süreç içinde nasıl bir muhteva kazandığı ve kendine ait öncüller, bugün her zamankinden daha çok önem taşır duruma gelmiştir. Çünkü dün kendini farklı değerlerle anlamlandırdığından dolayı Müslümanın modern dünyaya “muhalif” olmak şeklinde başlayan çabası, bugün modern dünya içinde kendisi için bir anlam arayışına dönüşmüş durumdadır. Muhalefet ve mücadele mevkiinden uyum çabasına dönüşümü, bir “geçiş” olarak görebilir miyiz? Üstelik bunun bir geçiş süreci olarak nasıl değerlendirileceği meselesi şimdilik cevapsız durumdadır. Öte yandan geçişin “denetimli” bir yol izlediği ve görünebildiğinin aksine, olumlu bir şey olduğu söylenebilir mi? Geçiş, her şeyden önce Müslümanın değerler dünyasını çözülme ile karşı karşıya getirmiştir. Geçen ikiyüz yıllık deneyim içinde İslâmcılık tam tersini düşünmüş olsa bile; geçişin Müslümanda tezahür eden biçimleri farklı olarak İslâmî özellik taşımış olsa da, muhteva, İslâmî değerlerin içerik anlamlarında ciddi dönüşümler geçirdiğini göstermektedir. Bunları hâkim epistemolojik anlayışımızda bulmak mümkündür. Dolayısı ile bu deneyimin istemeseler bile Müslümanların geleceğe yönelik bundan sonraki çabalarını, kendi idealleri ve referans çerçeveleri ile uyuşmayan başka hedeflere yöneltmek gibi bir muhteva taşıdığını yaşayarak görmekteyiz.

Bu yüzden sözünü ettiğimiz “diyalog/İslâmcı söylem”in iki sebepten dolayı yeniden tahlil edilmesinin faydalı olacağını söylemeliyiz. Biri, diyalog muhalefet yüklü muhtevasına rağmen, Müslümanlar’ı ummadıkları bir yere götürmekte; moderniteyi, Batılı tecrübesi şeklinde simetrik olarak yeniden ve kötü bir şekilde inşâya sevketmekte, İslâm’ı da bu inşânın “manevi nesnesi” yapmaktadır. Diğeri de, Müslümanın diyalog kurduğu dünya, günümüzde mahiyet olarak bir dönüşüm yaşamakta olduğundan, diyalog bu dönüşümü anlamaya yeteri kadar imkân vermemekte; neticede moderniteyi anlamak üzere oluşturulmuş entellektüel ve kavramsal imkânların belirlediği “muhalif” mevki işlevini kaybetmektedir. İşlev kaybı, Müslümanların günümüz dünyasında alacakları veya onlar için uygun görülen “yer” ile âlâkalı olduğu kadar; globalleşmeye çalışan bir dünyanın işini ne kadar kolaylaştıracağı ve/veya zorlaştıracağıyla da ilgili bulunmaktadır. Dünyanın bir “bütün olarak” kavramsallaştırılmaya çalışıldığı bir zamanda Müslümana dair çağdaş entellektüel ilgide olduğu gibi, Müslüman dünyanın globalizm için öneminin giderek artmasını, beklenmeyen bir hadise olarak değerlendirilemeyeceğine inanmaktayım. Üstelik küresel olarak konumlanmak üzere kendileri için bir yer arama/bulma telaşı ve çabası içindeki toplumlar yanında; Müslümanlar, her ne kadar daha hangi yaşam biçimi üzerinde “ikâmet” edeceklerine dair karar verememiş olsalar da; kararsızlıkları, hâkim bağlam içindeki önemlerini azaltan bir unsur olmaktan çok, tersine bir işlev gördüğünü söylemeliyiz. Ayrıca Müslüman dünyanın globalizm içinde önem kazanımı, sadece sahip olduğu ekonomik/stratejik kaynaklarla da yeteri kadar açıklanamaz; çünkü önemleri küçümsenemez olan bu kriterler, modern dönemin değerlendirme ölçüleri olarak artık bugün işlev kaybına uğramış durumdadırlar. Mesele sadece “petrol yatakları” değildir. Dikkat çekmeye çalıştığımız ve artık bugünün dünyasında geçerlilik kazanmaya başlayan kriterler epistemoloji/hayat/kültür temeline dayanmaya başladığından; globalizm de, İslâm’ın rolünün bugün kendi klasik geçmişinden farklı olmasını istemektedir. Üstelik günümüzün ekonomik-siyasal-teknolojik şartları da onun sözkonusu talebine kolaylaştırıcı imkânlar sunmaktadır. Buna koşut olarak yaşadıkları coğrafyalarda geçirdikleri travmatik modernleşme deneyiminin; globalleşme ile yaygınlık kazanan post-modernitenin sunacağı imkânlarla tedavi edilebileceği fikri, bugün Müslümanlar’a cazip gelmektedir. Ne var ki adalet ve ahlâktan arınmış liberal dünya düzeninin öngördüğü kültür ve hayat biçiminin, varsayılanın aksine farklı olana müsaade edemediği gözlerden kaçmaktadır. Bilginin global sirkülasyonunun, ister dünya, isterse yaşadığımız ülke genelinde olsun, “market dini” haline gelmesi herhangi bir farklılığa artık tahammül gösterememekte; üstelik farklı olanı da trajik bir şekilde “yerelliğe” mahkûm etmektedir. Farklı yaşam geleneğini öne çıkarmaya veya ona göre yaşamaya dair hiçbir girişime de müsaade etmemektedir. Bunun yanında İslâm’a ait değerlerin giderek bu “market” tarafından yutulmaya başlanması Müslümanlar’ı da, sadece üretmek ve tüketmek için özgürlük talep etmeye sevketmekte.

Artık biz Müslümanlar olarak bugün önümüze, kendisiyle ilgilenmemizi ve onu içselleştirmemizi mecburiyet olarak koyan bir “dünyada” yaşamaktayız; mesele onun istediği onayı verip vermemekte düğümlenilmiş haldedir. Ve bugün İslâmcı söylem kendi düşünsel/toplumsal deneyimini yeniden gözden geçirerek bu düğümü çözmek üzere bütün entellektüel imkânlarını yeniden seferber etmekle karşı karşıya bulunmaktadır. Sözünü ettiğimiz seferberliğe/çabaya kendi çapında bir katkı olur ümidiyle; bu kitaptaki yazılar, İslâmcı düşüncenin modernite karşısındaki kabûlleri ve ona ilişkin stratejisinin doğrudan olmasa da kısmen ve dolaylı olarak tahliline çalışmaktadır. Yazıların iki şekilde değerlendirilmesi sözkonusuydu. İlki, yazılar yeni katkılarla genişletilebilir ve aynı zamanda da güncel hale getirilebilirdi. Diğeri de yazılar, yazıldıkları zamanlardaki halleriyle, değişikliğe uğratılmadan okuyucuya sunulabilirdi. İkincisinin daha uygun olacağı düşünüldüğünden, yazıları burada oldukları halleriyle yayımlamayı tercih ettik. Dergi için hazırlanmış yazıların kitaba dönüştürülmesinin kolay olmadığı bilinir. Birikim’deki arkadaşlar, makalelerin önceki müsveddelerini gözden geçirerek bunların kitap formu içinde düzenlenmesine ve son biçimini almasına katkıda bulunma inceliğini gösterdiler. Kendilerine burada teşekkür ediyorum. Bütün iyilikleri müjdeleyen İslâm, doğruyu bilen şüphe yok ki Allah’tır; umudum ve duam, yazıların hayırlara vesile olmasıdır.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

Yorum Ekle
  1. Çok teşekkür ederim. Bedelini ödeyip okuma imkanı bulamadığım kitapları bu tür internet siteleri yoluyla elde edebiliyorum ancak…