Firdevsi – Şehname 1

Doğunun ve bütün dünyanın sayılı ye en büyük epopelerinden biri olan Şehname’nin yazılışı ve onun şairi lıakkındaki bilgimiz, çoğunlukla, birbirini tutmıyan, eksik söylentilerden ibarettir. En eskilerinden en yenilerine vanncıya kadar, elimizde bulunan kaynakların ve yapılan incelemelerin hiçbiri, şairin hayatındaki ve eserini yazışındaki karanlıkları lâyıkiyle aydınlatamıyor. Firdevsi’nin soyca, bir Dihkan ailesinden olduğu söylenir. Dihkan’lar, bulundukları yerin ilerigelen ailelerine mensubolan, soyları belli, bilimli ve sözü geçen kimselerdi. Şairin, Mevlâna Ahmet ibni Fihrettin adını taşıyan babası da bir Dihkan’dı ve Tus ırmağından alınan bir kanalla sulanan bir arazinin sahibi idi. Firdevsi’­ nin çocukluğundaki bütün zevki, bu kanalın kenarına oturarak akan suyu seyretmekti. Fakat, kanala su gönderen bendin çalı ve çamurdan yapılmış olması ve bu yüzden ikide bir bozularak kanalı susuz bırakması, çocuğun canını sıkar ve bendin taş ve kireçle yapılmasını arzular dururdu. Firdevsi’nin doğum yılı kesin olarak bilinemiyor. Clément Huart1, bu tarihi (320 – 932) olarak gösteriyor; Jules Mohl da, kendi Şehname tercümesine yazdığı ön sözde2, bu tarihin 329 – 941, olduğu sonucuna varıyor. Mohl’ı bıı sonuca götüren sebep şudur: 320 de doğduğu 1 Clément Huart Encyclopédie de l’Islam, Firdawsi maddesi, c. II, s. 116-117. 2 Jules Mohl, Le Livre des Eois, önsöz, s. X X I I I -X X I V .


kabul edildiği takdirde, Yezdcird, I. e ait parçayı yazarken şairin altmış üç yaşında olduğu bilindiğine göre, bu parçanın yazıldığı tarihin 383 olması gerekir. Bu parçayı hemen talubeden parçalarda ise, Gazne’li Mahmud’dan bahsedilmektedir. Halbuki, Mahmud’un tahta çıkması 387 dedir. Bu durum karşısında şair, henüz tahta çıkmamış olan Mahmud’dan, bir padişah olarak, nasıl söz açabilir? Bu bakımdan, şairin 320 den sonraki bir tarihte ve, eserinin sonunda bir aralık yetmiş bir yaşında olduğundan bahsettiğine göre de, 329 da doğmuş olması lâzım gelmektedir. Bu hesabı yaparken Mohl’u yanıltan nokta, şüphesiz ki, bütün parçaların yazılış tarihlerinin belli olmadığını ve Firdevsl’nin vakaları yazmakta kronolojiye uymadığını dikkate almamış olmasıdır. Halbuki, önsözünde, şairin, eserindeki vakaları zaman sırasını kollamadan, gelişigüzel kaleme aldığını ve onları sonradan sıraya koyduğunu kendisi de söylemektedir. Mahmud’u öven parçaların tarihi belli olmadığına ve onların 387 den sonra yazılmış olması daima muhtemel bulunduğuna göre, şairin do’ğum yılını tesbit için, bu delillerden istifade etmek imkânsız gibi görünüyor. Fakat, doğum yılının 320 olması için de, elimizde kesin deliller yoktur. Huart, bu tarihi kaydederken, her halde, Şehname’nin sonunda şairin, eserini 400 – 1010 da bitirdiğini ve yaşının da seksene yaklaştığını söylemesinden ilham almış olacaktır. Fakat şair, yaşının seksen olduğunu değil, seksene “yaklaştığını” söylediğine göre, doğum yılını doğrudan doğruya 320 olarak değil de, 320 ile 325 arasında kabul etmenin daha, uygun olacağı kanaatindeyim. Firdevsi’nin asıl adı hakkındaki kayıtlar da birbirini tutmaz. Türlü kaynaklarda türlü adlara raslanıyor. Yalnız, künyesinin Ebulkasım olduğu hususunda bir birleşme vardır. Firdevsi’nin doğum yeri için söylenen şeyler, yine aynı karışıklık içindedir: Bu yeri Devlet Şah tezkiresi Re- zan, Nizâm-ı Aruzi’nin Çehar Makale’si Baj, Baysungur’ un 829 da yazdığı Şehname mukaddimesi Sâdâb, C. Huart da Taberan olarak gösteriyor.

Bu ayrılıkların birleştikleri tek nokta, söylenen bütün isimlerin Tus şehrine bağlı köy, kaza veya semt isimleri olmalarıdır. Kaynaklarda, şairin çocukluğuna ve gençliğine ait hiçbir bilgi yoktur. Yalnız, ailesince kendisine iyi bir öğretim verildiği, bilhassa dil öğrenmesine özenildiği anlaşılıyor. Farsçayı çok kuvvetli olarak bilişinden başka, o zamanda bile çok az bilginler tarafından bilinen ve hemen hemen unutulmuş olan Pehlevce ile birlikte, icabında güzel şiirler yazacak kadar Arapçayı da öğrenişi bunu açıkça göstermektedir. Bu dil bilgisine, zamanla, geçmiş olayları öğrenmek merakı da eklendi. Bu merakın, henüz genç denebilecek bir yaşta belirdiği, eserini yazmağa başladığı sıralardaki tarihî bilgisinin genişliğinden tahmin edilebilir. Bu bilginin kaynaklarından biri, halk arasında ve daah soylu ailelerde, babadan oğula, ağızdan ağıza yayılan söylentilerdir. Her soylu aile, soyunun kaynağını araştırmağa, bu hususta etraflı bilgi sahibi olmağa ve bu bilgiyi büyük bir kıskançlıkla saklamağa çalıştığı için, bu ailelerle yapılacak temasların, geçmişe ait olayları öğrenmek hususunda çok faydalı olacakları açıktır, ikinci bir kaynak olarak da, şüphesiz, sözlü söylentileri yazılı hale sokmak için, Firdevsi’den önce yapılmış olan denemeler gösterilebilir. Firdevsi’nin, ağızdan dinledikleri ile birlikte bu yazılı söylentilerden haberi olduğu ye onları ele geçirmeğe çalıştığı da muhakkaktır. Iranın çok eski ve çok zengin olan ve halk arasında dağınık olarak sözlü söylentiler halinde yaşıyan milli geleneklerini yazılı hale sokmak teşebbüsü, Firdevsi’den çok önce, V I. yüzyıldan itibaren başlamıştır. Sâsâni hükümdarlarından Nûşirvan, eski padişahlara ait olarak İranın bütün bölgelerindeki sözlü söylentileri yazdırıp kütüphanesine koydurmuştu. Sâmânilerin son hükümdarı Yezdcird, sarayının çok soylu ve çok bilgili şahsiyetlerin­ den olan Dânişver adındaki bir Dihkan’a, Nuşirvan’ın kütüphanesindeki gelenekleri, bu işlerde yetkili bulunan Mûbit’lerin de yardımı ile, düzenlemesini ve eksiklerini tamamlamasını emretti. Dânişvar da, o dağınık yazıları düzene koyarak, Kiyûmers’ten Hüsrevi Perviz’e kadar gelen olayları bir araya toplıyan bir kitap haline soktu. Mohl’e göre, bu kitabın adı Hüdayname idi1.

Pehlevce’de Hüday “padişah” demek olduğu için, eserin adı yine Şehname olarak kullanılmış demektir. Eserin tertibi sırasında, İran’ın dört bir tarafından çağırılıp getirtilen mûbit’lerin, bildiklerini sadece ağızdan mı anlattıkları, yanlarında bu geleneklerin yazılı şekillerini de getirip getirmedikleri meçhuldür. Fakat ne olursa olsun, Dânişver’in başkanlığındaki bu çalışmanın oldukça metotlu ve şümullü bir çalışma olduğunu kabul etmek lâzımdır. Kadisiye savaşından sonra Arap ordularının İran’ı istilâsı sıralarında Yezdcird’in ele geçen hâzinesinde bulunan Dânişver’in eseri, Sa’d ibni Vakkas tarafından, halife Ömer’e gönderildi. Ömer, eserin içindekileri merak etmiş ve Pişdâdiyan sülâlesine ait bazı parçaları Arapçaya çevirtmiştir. Halife, bu parçalardan hoşlandığı için, bu sefer, eserin başından sonuna kadar Arapçaya çevrilmesini emretti. Tercümeye başlandı. Fakat, Zerdüşt’ün mezhebine ve Zâl ile Simiirg arasındaki maceraya gelince, halife, eserin aynı zamanda kötü şeylerden de bahsettiğini ileri sürerek tercümeyi yarıda bıraktırdı. Eserin Arapçaya tam olarak çevrilmesi, VIII. yüzyılın ilk yarısında Abdullah ibn-il Mukaffa; tarafındandır. Soyca İranlı bir ateşperest olan ve önceleri Rıızbih adını taşıyan Abdullah, Irak hâkimi İsa’nın zoru ile İslâmlığı kabul etmiş ve Pehlevce’den Arapçaya. çevirdiği birçok eserler arasına Dânişver’in eserini de katmıştır. Fakat, bu tercüme de kaybolmuş, elimize geçmemiştir. Bilindiği üzere, çok esjd ve zengin bir tarihe ve medeniyete sahibolan ve kılıç kuvveti karşısında Arap1 Jules Mohl, Le Livre des Rois, önsöz, s. IX.

larm siyasi ve dini hâkimiyetlerini kabule mecbur kalan îranlılann millî kültürlerine olan bağlılıkları, gizliden gizliye ve her an bir tepki yapmak fırsatını kollıyarak devam etti. Abbasi halifelerinin siyasi otoriteleri zayıflamağa yüz tutar tutmaz, daha önce, İslâm dininin esaslarına aykırı bir kendilikte olarak başlıyan düşünüş ve inanış tepkilerine, siyasi kalkınmalar da eklenmiş oldu. İran’da hükümet süren sülâleler içinde, halifenin siyasi otoritesini ilk tanımıyanlar, Saffari’ler oldu. Bu sülâlenin kurucusu olan Ya.kub ibn-il Leys (ölümü: 2 6 5 – 879), edebiyattan anhyan bir kimse olmadığı halde, millî geleneklerin toplanmasından doğacak sosyal faydaları kavramış ve veziri Ebu Mansur Abdürrezzak’a, Dânişver’in Pehlevce yazılmış olan eserinin Farsçaya çevrilmesini emretmişti. Bunun üzerine Ebu Mansur derhal işe başlıyarak, bu iş için, sâf İran kanından ve soylu beş kişilik bir komisyon kurdu. Kendisi de esasen, İran’ın eski kahramanlarından olan ve Şehname’de adı geçen Keşvat’m soyundandı. Eserin büyük bir özeniş ile yapılan ve (2 6 5 -8 7 9 ) da bitirilen tercümesi, o zamanlar, bilhassa Irak ve Horasan bölgelerinde büyük bir rağbet görmüştü. Tercümenin adı, Şehname olarak tesbit edilmişti. Saf far oğullarının kırk yıl süren saltanatlarından sonra (254 – 296, 868 – 908), onların yerlerine geçen Sâmâni’ler zamanında da millî gelenekler üzerindeki çalışmalar devam etti. Bu sülâlenin şahıslarından Ebu Salih Mansur bin İshak’m veziri Bel’ami, şair Dakiki’ye, Dânişver’den yapılan Farsça tercümenin nazım haline getirilmesi emrini verdi. Dakiki de, Şehname’de anlatıldığı gibi, yalnız Güştasb ve Ercasb’in padişahlıklarına ait bin beyte yakın bir kısmı manzum hale soktuğu sıralarda, bir kölesinin eliyle ölerek, eser yarıda kalmış oldu. Sâmâni’leri takibeden Gaznelileı* sülâlesinin en kuvvetli hükümdarı Mahmud, edebiyata, güzel sanatlara ve ilme olan yakın ilgisi ile tanınmış hükümdarlardandı. Sarayını bütün sanat ve ilim adamlarına açmış, bilhassa tarihe ve şiire merak sarmıştı. Her gece, sarayındaki toplantılarda, şiir ve tarih konuları üzerinde meraklı konuşmalar yapılırdı.

Farsça, yalnız bir edebiyat dili olmaktan çıkmış, sarayda ve hattâ devlet işlerinde bile geniş bir yer almıştı. Mahmud, İran’ın eski ve akla sığmaz maceralarla, masallarla karışık geçmişini, eski şahların ekseriya garip ve bazan da ibretli hayatlarını zevkle okuyor ve dinliyordu. Hattâ, Sîstandan İbn-til-Mukaffanm Siyer-ül-Mülûk’ünün bir nüshasını da getirtmişti, Padişahın bu merakını duyanlar, sağdan soldan, ona eski geleneklere ait birçok şeyler gönderiyorlardı. Bu arada, eski İran kahramanlarından Neriman’ın soyundan geldiğini iddia eden Merv’Ii Serviâzad, padişaha, ailesince Sam, Zâl ve Rüstem’e ait olarak saklanmış hâtıraları sundu. Böylece Mahmud, manzum bir hale sokarak esaslı ve etraflı bir tek kitap haline getirtmek istediği malzemeyi yavaş yavaş toplamış oluyordu. Fakat bu malzemeyi düzenleyip manzum olarak yazacak kimseyi bulmak da, ayrı güçlüklerle dolu idi. Zamanın tanınmış ve kendi sarayında barınmış olan şairlerine bu işi vermek için yaptığı birçok teşebbüslerden bir sonuç alamadı. Şairler, lıayallerine değil, vesikalara ve ağızlarda dolaşan söylentilere dayanan bu yorucu ve çok uzun zaman istiyen işe girişmekten kaçındılar. Bu işi üzerine alabilecek kimsenin, uğraşacağı çok çeşitli konular hakkındaki vesikaları ve söylentileri arayıp bulması, toplaması, düzenlemesi; yapacağı çalışmadan ihtiraslı bir zevk duyması, onu bir angarya saymaması ve nihayet sınırsız bir “sabır” ve “emek” adamı olması lâzımdı. Mahmud, bu adamı, ancak Firdevsi’nin şahsında bulabildi.

.

PDF Kitap İndir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir