Oliver Sacks – Dayanacak Bir Bacak

Thom Gunn şiirin “fırsatlarından” söz etmiştir. Bilimde de en az sanatta olduğu kadar sık “fırsatlarla” karşılaşılır: Bu fırsatlar Kekule’nin yılanları gibi bir rüya metaforu, Newton’un elması gibi bir analoji, Arşimed’in “Evreka!”sı gibi aniden beklenmedik bir anlama bürünen bir olay biçiminde ortaya çıkabilir ve her biri birer evreka ya da tecelli olarak değerlendirilmelidir. Tıpta fırsatlar hastalıklar, hasarlar ve hastalar sayesinde ortaya çıkar. Bu kitap da varlığını, Norveç’in bir dağında meydana gelen ve en azından sonuçları açısından ilginç olan bir hasara borçludur. Mesleğim hekimlikti ve ilk kez bir hasta konumunda bulunuyordum; artık hem hekim hem hastaydım. Yaramın (bir bacağımın kaslarının ve sinirlerinin ciddi biçimde ama bir komplikasyon yaratmadan hasar görmesinin) rutin ve sıradan bir vaka olduğunu düşünmüştüm. Oysa bu vakanın etkileri tahminimin çok üstündeydi: Bir biçimde felç olan ve yabancılaşan bacağım benimle ilgisi olmayan bir “nesne” gibiydi; kendimi tuhaf ve korkutucu bir kuyuya düşmüş gibi hissediyordum. Bu etkilerle nasıl başa çıkacağım hakkında en küçük bir fikrim yoktu ve asla iyileşemeyeceğimden korkuyordum. Düştüğüm kuyuda bir kâbus yaşadım; iyileşmek ise harika bir duyguydu. O zamandan beri, hayatın arka planında hazır bekleyen, genel sağlık görünümünün ardında gizlenen kâbusları ve harikaları daha derinden hissediyorum. Yaralanmamın yarattığı etkilerden -periferal bir hasarın merkezi yankılarından- son derece rahatsız ve şaşkın bir hal­ deydim, kendi doktoruma da yeteri kadar güvenemediğim için Moskova’daki değerli nöropsikolog A.R. Luria’ya yazdım. Cevap mektubunda Luria şöyle diyordu: “Bu sendromlar çok yaygm olabilir, ama pek az dile getiriliyor.” Yaram iyileşip de hekimliğe döndüğümde, bu saptamanm doğru olduğunu ben de gördüm.


Yıllardır, beden imgesi ve egosu hasarlı yüzlerce hasta muayene ettim; her biri çeşitli nedenlerden ortaya çıkan bu bozukluklar sinirsel temelliydi ve bendeki bozuklukla özünde aynıydı. Kitabın son bölümünde bu çalışmanın ve sonuçlarının bir özeti yer alıyor. Böylece birçok izleğin iç içe geçtiği bir anlatı ortaya çıktı: Yaramın ve iyileşmemin getirdiği özgül nörofizyolojik ve varoluşsal olaylar; hasta olma ve yeniden dış dünyaya dönme; doktor-hasta ilişkisinin karmaşıklığı ve özellikle de ikisinin birden aklını karıştıran bir konuda aralarındaki diyalog zorlukları; bulgularımı büyük bir hasta grubu üzerinde uygulamam, bunun getirdiği sonuçlar üzerine düşünceler – ve bütün bunların üzerinden, günümüzde nöroloji biliminin bir eleştirisi ve geleceğin nöroloji bilimine bir bakış. Bu son bölüm kazanın meydana gelmesinden birkaç yıl sonra yazıldı. Varlığını bir Boston-Nev\^ York tren yolculuğu sırasında Henry Head’in o muhteşem Nöroloji Çalışmaları* adlı kitabını okumama borçlu; kendi vücudunda kesik bir sinirin etkilerini izlemesinden, beden imgesi ve vücut-müziği üzerine en genel kuramlara kadar, Head’in yaptığı yolculuk da benimkine çok benziyordu. Son bölümü Costa Rica’da bir dağda yazdım ve Norveç’te başlayan uzun yolculuğu burada tamamladım. Son bölüm dışında, malzemeyi sistematik bir biçimde sunmadım. Kitap bir tür nöroloji romanı ya da kısa hikâye gibi okunabilir. Önemli olan, Luria’nın Dünyası Parçalanmış Adam** ve öteki “nörografilerinde” olduğu gibi, derin bir kişisel deneyimi ve nörolojik bir olguyu yansıtmasıdır. Bütün bu süreçte, 1973 yılından 1977’deki ölümüne dek mektuplaşarak yakın dostluk kurduğum Luria’nın büyük yardımını ve desteğini gördüm. Mektuplarından birinde şöyle yazmıştı: * Stuılii’s in Ncurology, H enry Head, 1920 ** The Man with a Shattered VVorld, A.R. Luria, 1972 “Yepyeni bir alan keşfediyorsun… Lütfen gözlemlerini yayımla. Periferal bozukluklara Veteriner’ yaklaşımmı engelleyecek bir şeyler yapabilir, daha derin ve insani bir tıbbm yolunu açabilirsin.” Bu kitabı, yeni ve daha derin bir tıbbın öncüsü merhum A.

R. Luria’nın aziz anısına adıyorum. O. W. S. Londra ve New York Eylül 1993 BASKISINA EK Kimi durumlar vardır, bir şeyi ilk kez görürüz, gerçek bir vahiy ya da içgörü gibi içimize doğar; kimi durumlarda da bir şeyi yeniden görür, onun uyandırdığı çağrışımları hatırlarız. 1974’te geçirdiğim bu travmatik deneyim, beş yıl sonra kuzeydeki Manitoulin adasında tatil yaparken meydana gelen bir olayla hafızamda yeniden canlandı. Burada, domuz yavrularının oynaştığı bir tarlada dev bir dişi domuzla karşılaştım – Manitoulin’in ünlü dev domuzuyla. Görünüşünden çok etkilenmiştim, biraz da kışkırtmak amacıyla, yavrusunu beslemekte olan domuza seslendim. Böyle devasa bir hayvan için fazla atik bir hareketle ayağa kalkarak bana doğru saldırdı. O dev domuz suratı, paniğe kapılan ben zavallıya doğru yaklaştıkça büyüdü, büyüdü, sonunda her yanı kapladı. Bu dehşet veren yarı-sanrısal büyüme bana Norveç’teki boğayla karşılaşmamı hatırlattı. Odama döndüm ve önce “Dişi Domuz” başlıklı kısa bir metni ve sonra hızımı alamayıp “Dağdaki Boğa” adh anlatıyı yazdım. (Kitabın ilk bölümü ayrı bir metin olarak bu adla yayımlandı.) Oradan başlayarak kitabı bitirdim.

Geçirdiğim kazanın müsebbibi bir boğaysa, bu kitabın müsebbibi de bir domuz oldu. Bu baskıda metni gözden geçirdim, küçük eklemeler yaptım, birkaç dipnot koydum. En büyük yenilik, yeni bir Sonsöz koymam oldu; burada geçirdiğim bütün deneyimi beyin ve zihin üzerine bazı yeni ve heyecan verici kavramlarla açıklamaya çalıştım.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.