Rick Riordan – Percy Jackson ve Olimposlular 2 – canavarlar denizi

Kabusum şöyle başladı: Küçük bir sahil kasabasında, ıssız bir sokağın ortasındaydım. Gece yarısıydı. Bir fırtına çıkmıştı. Rüzgar ve yağmur kaldırımdaki palmiye ağaçlarını köklerinden söküyordu. Sokak boyunca pencerelerine tahta çakılmış pembe ve sarı sıvalı binalar sıra sıra dizilmişti. Bir sokak ötede, suyun kenarına dizilmiş amberçiçeği çalılarının ardındaki okyanus köpürmedeydi. “Florida burası,” diye geçti aklımdan. Gerçi bunu nasıl bildiğimi bilmiyordum. Hiç Florida’ya gitmemiştim. Sonra kaldırımda tıkırdayan toynak seslerini işittim. Döndüm ve dostum Kıvırcık’ın canını kurtarmak için kaçtığını gördüm. Evet, “toynak” dedim. Kıvırcık bir satir. Belden yukarısına bakınca bildik gençleri andırıyor: sırık gibi boylu, şeftali tüyü keçi sakalı olan, yüzü ergenlik sivilceleriyle dolu bildiğimiz ergen işte. Tuhaf şekilde aksayarak yürür Kıvırcık ama onu pantolonsuz yakalamadığınız sürece (ki hiç tavsiye etmem) insandan bir farkı yok.


Tabii ki bol pantolonu ve sahte ayakları, Kıvırcık’ın tüylü bir kıçı ve toynakları olduğu gerçeğini saklıyor. Kıvırcık altıncı sınıftan beri en yakın dostum. Benimle ve 1 BÖLÜM BİR NymphE Annabeth adındaki bir kızla beraber bu dünyayı kurtarma macerasına çıkmıştı ama onu geçen Temmuzdan, yani tek başına tehlikeli bir göreve çıktığından beri görmedim ki bu göreve giden hiçbir satir geri dönmemiş. Her neyse, rüyamda Kıvırcık, hızlı gitmesi gerektiğinde yaptığı gibi insan ayakkabılarını eline almış, keçi kuyruğunu sallayarak gidiyordu. Küçük turistik eşya dükkanlarının ve sörf kiralanan dükkanların önünden takır tukur ilerliyordu. Rüzgar öyle bir esiyordu ki palmiye ağaçlarının tepeleri neredeyse yere değiyordu. Kıvırcık arkasındaki bir şeyden dehşetle kaçıyordu. Belli ki sahilden yeni gelmişti. Tüylerinin arasına ıslak kumlar yapışmıştı. Bir yerlerden kaçmıştı. Bir şeylerden uzaklaşmaya çalışıyordu. Kemikleri titreten bir kükreme, fırtınanın gürültüsünü yardı geçti. Kıvırcık’ın arkasında, sokağın uzak köşesinde belli belirsiz karaltı gibi bir şekil göründü. Bir sokak lambasına vurup ezince lamba kıvılcımlar saçarak patladı. Kıvırcık bir an tökezledi, korkudan ağlıyordu.

“Kaçmam lazım. Onları uyarmalıyım!” diye kendi kendine mırıldanıyordu. Peşine neyin düştüğünü göremiyordum ama o şey neyse, fısıldadığını ve küfürler ettiğini duyabiliyordum. 0 yaklaştıkça yer sallanıyordu. Kıvırcık bir köşeyi döndü ve yalpaladı. Dükkanlarla çevrili bir meydana geldi, buradan çıkış yoktu. Geri dönecek vakti de yoktu. En yakındaki kapı fırtınayla parçalanıp açılmıştı. Karanlıkta zor seçilen camekanın üstünde şöyle yazıyordu: AZİZ AUGUSTİNE GELİNLİK BUTİĞİ. Kıvırcık içeri girdi. Gelinlik dolu bir rafın arkasına daldı. Canavarın gölgesi dükkanın önünden geçti. O şeyin kokusunu alabiliyordum: berbat bir ıslak koyun postu ve çürük 2 NymphE et kokusu karışımı ve yalnız canavarlarda bulunan, sanki yalnız Meksika yemeğiyle beslenen bir kokarca kokusuna benzeyen, o tuhaf kekremsi beden kokusu. Kıvırcık gelinliklerin arkasında tir tir titriyordu. Canavarın gölgesi ilerlemeye devam etti.

Yağmur dışında bir ses yoktu. Kıvırcık derin bir nefes aldı. Belki de o şey geçip gitmişti. Sonra şimşek çaktı. Dükkanın önü tamamen patladı ve canavarımsı bir ses kükredi: “BEEEENİİÎM!” Anında yataktan doğruldum, titriyordum. Fırtına falan yoktu. Canavarlar yoktu. Sabah güneşinin ilk ışığı yatak odamın penceresinden içeri sızıyordu. Camın önünden bir gölge geçti gibi geldi, insan gibiydi şekli. Ama sonra yatak odamın kapısı vuruldu, annem “Percy, geç kalacaksın,” diye seslendi ve pencerenin önündeki gölge kayboldu. Hayal görmüş olmalıyım. Ellinci kattayız, pencerenin önünde ha düştü ha düşecek eski bir yangın merdiveni var… dışarıda kimse olamaz. “Haydi, canım,” diye annem yine seslendi. “Okulun son günü. Heyecanlısındır şimdi! Neredeyse bitirdin!” “Geliyorum,” dedim güç bela.

Elimle yastığın altını yokladım. Parmaklarım yatarken her zaman yanımda tuttuğum dolma kalemi sardı, içim rahatladı. Yastığın altından kalemi çıkarttım, üzerine kazınmış Antik Yunanca yazıyı inceledim: Anaklusmos. Dalgakıran. Kapağını çıkartmak geçti aklımdan ama bir şey beni tuttu. Dalgakıran’ı uzun süredir kullanmıyordum… Üstüne üstlük annem dairede ölümcül silahlar kullanma3 NymphE yayım diye söz verdirmişti. Tabii bu bir ciridi yanlış yöne fırlatıp annemin porselen dolu rafını indirdikten sonra olmuştu. Anaklusmos’u yatağın başındaki çekmeceye koydum ve kendimi zorla yataktan çıkarttım. “Kaçmam lazım. Onları uyarmalıyım!” Kıvırcık ne demek istemişti? Kalbimin üzerinde üç parmaklı bir pençe yapıp dışarı doğru uzattım; bu Kıvırcık’ın vaktiyle öğrettiği, kötülüğü defetmek için yapılan çok eski bir hareketti. Bu kabus gerçek olamazdı. Okulun son günü. Annem haklıydı, heyecanlanmam gerekirdi. Hayatımda ilk kez okuldan atılmadan bütün bir seneyi tamamlamak üzereydim. Tuhaf kazalar da olmadı.

Sınıfta kavga da çıkmadı. Öğretmenlerim canavara dönüşüp yemekhanede beni zehirlemeye veya patlayan ev ödevleri ile öldürmeye de çalışmadı. Yarın dünyanın en sevdiğim köşesinde olacaktım: Melez Kampı. Yalnızca bir gün kalmıştı. Onu da artık ben bile berbat edemezdim herhalde. Her zamanki gibi, ne kadar yanıldığıma dair en ufak bir fikrim yoktu. Annem kahvaltı için mavi gözlemelerle mavi yumurta pişirmişti. Annem de bir hoştur yani, özel günleri mavi yemeklerle kutlar. Bence kendince her şey mümkün demeye çalışıyor. Percy yedinci sınıfı bitirebilir. Gözlemeler mavi olabilir. İşte böyle ufak mucizeler… Annem tabakları yıkarken mutfak masasına oturdum. İş kıyafetlerini geçirmişti üzerine: Amerika Şekerleri’nde şeker satarken giydiği yıldızlı mavi bir etek ve kırmızı-beyaz çizgili bluz. Uzun kahverengi saçlarını bağlayıp atkuyruğu yapmıştı. 4 NymphE Gözlemelerin tadı harikaydı ama sanırım her zamanki gibi içlerine gömülmemiştim.

Annem başını çevirip baktı ve kaşlarını çattı. “Percy, sen iyi misin?” “Evet… İyiyim.” Ama annem ne zaman bir şey kafamı meşgul etse anlar. Ellerini kuruladı ve karşıma oturdu. “Okul mu, yoksa…” Lafını bitirmesine gerek yoktu. Ne sorduğunu biliyordum. “Sanırım Kıvırcık’ın başı dertte,” dedim ve ona gördüğüm kabustan bahsettim. Dudaklarını büzdü. Hayatımın “diğer” kısmı hakkında pek konuşmazdık. Olabildiğince normal yaşamaya çalışırdık, ama annem Kıvırcık hakkında her şeyi bilirdi. “Bence endişelenecek bir şey yok canım,” dedi. “Kıvırcık artık kocaman bir satir oldu. Bir sorun olsaydı haber alırdık… Şeyden… kamptan…” “Kamp” der demez annemin omuzları gerildi. “Ne oldu?” diye sordum. “Yok bir şey,” dedi.

“Bak sana ne diyeceğim. Bu öğleden sonra okulun bitişini kutlayacağız. Seni ve Tyson’ı alıp Rockefeller Merkezi’ne götüreceğim, şu çok sevdiğin kaykay dükkanına.” Ah be abicim, işte bu çok cazipti. Sürekli parasızlıkla boğuşuyorduk. Annemin gece dersleri, benim özel okul derslerim derken hiç kaykay almak gibi özel şeyler yapacak zamanımız olmuyordu. Ama sesindeki bir şey canımı sıktı. “Dur bir dakika,” dedim. “Bu gece kampa götüreceklerimi hazırlamayacak mıydık?” Mutfak önlüğünü çekiştirdi. “Ah, canım, o konuya gelince… Dün gece Kheiron’dan bir mesaj geldi.” Yüreğime bir şey oturdu. Kheiron, Melez Kampı’nın etkinlikleri yöneten müdürüydü. Ciddi bir şey olmasa 5 NymphE bizimle irtibata geçmezdi. “Ne dedi?” “Dediğine göre… şimdilik kamp senin için yeterince güvenli olmayabilirmiş. Ertelememiz gerekebilirmiş.

” “Ertelemek mi? Anne, orası nasıl güvenli olmaz? Ben bir melezim! Orası benim için dünyadaki en güvenli yer!” “Genelde öyle canım. Ama şu anki sorunlar yüzünden…” “Ne sorunu yahu?” “Percy… gerçekten üzgünüm. Öğleden sonra seninle bu konuyu konuşacaktım aslında. Şimdi her şeyi anlatamam. Kheiron dahi anlatabilir mi, emin değilim. Her şey bir anda oldu.” Başım dönüyordu. Nasıl olur da kampa gidemezdim? Soracak milyonlarca sorum vardı ki mutfaktaki saat buçuğu vurdu. Annem iyi ki dercesine baktı. “Yedi buçuk canım. Gitmen gerek. Tyson bekliyordur.” “Ama…” “Percy, bunu öğleden sonra konuşuruz. Okula git.” En son istediğim şey buydu ama annemin gözlerinde kırılgan bir bakış vardı.

Sanki onu zorlarsam ağlayacak gibiydi, beni uyarıyordu. Üstelik arkadaşım Tyson konusunda haklıydı. Onunla tam zamanında metro istasyonunda buluşmak zorundaydım, yoksa üzülürdü. Tek başına yeraltından gitmeye korkuyordu. Eşyalarımı topladım ama tam çıkacakken eşikte durdum. “Anne, şu kamptaki sorun… Acaba… bunun Kıvırcık’la ilgili kabusumla alakası var mıdır?” Gözlerime bakamıyordu annem. “Bunu öğleden sonra konuşuruz canım. Anlatırım… Elimden geldiğince.” İstemeye istemeye anneme veda ettim. İki numaralı treni 6 NymphE yakalamak için koşarak merdivenden indim. O an bilmiyordum ama annemle öğleden sonraki konuşmayı asla yapamayacaktık. İşin aslı evimi uzun, hem de çok uzun bir zaman göremeyecektim. Dışarı adım atınca sokağın karşısındaki kahverengi taşlı binaya şöyle bir baktım. Bir an için sabah güneşinin ışığına gizlenmiş, karanlık bir şekil görür gibi oldum. Bu tuğla duvara dayanmış bir insan siluetiydi… kimseye ait olmayan bir gölge.

Sonra dalgalandı ve yok oldu. 7 NymphE YAMYAMLARLA YAKANTOP OYNUYORUM Günüm normal başladı. Ya da Meriwether Koleji İlköğretim Okulu’nda işler ne kadar normalse o kadar normaldi. Bakın, okulumuz Manhattan’ın güneyindeki “ilerici” bir okul. Yani sıralar yerine armut koltuklarda oturuyoruz, not almıyoruz, öğretmenlerimiz de okula kot pantolon ve gittikleri rock konserlerinden aldıkları tişörtlerle geliyor. Benim için fark etmezdi. Nasılsa bende Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ve ayrıca disleksi, yani okuma bozukluğu vardı; çoğu melezde olduğu gibi. Bu nedenle beni okuldan atmalarından önce de normal okullarda pek başarılı olmayı becerememiştim. Meriwether’in tek sorunu öğretmenlerin işin hep olumlu yanından bakması, öğrencilerinse… eh, pek olumlu bakılacak yanlarının olmamasıydı. Mesela bugünkü ilk dersim: İngilizce. Tüm ortaokul öğrencileri şu bir sürü çocuğun bir adada mahsur kalıp birer psikopata dönüştüğü Sineklerin Tanrısı denen kitabı okumuştu. Bu yüzden final sınavımızda öğretmenler bizi teneffüste çıktığımız bahçeye bıraktı; başımızda bir yetişkin olmazsa neler olacağını görelim istiyorlarmış. Sonuç: yedinci sınıf ve sekizinci sınıf öğrencileri arasındaki devasa bir don çekme yarışması, iki çakıl taşı kavgası ve tam donanımlı bir 8 BÖLÜM İKİ NymphE basketbol maçı. Bu etkinliklerin çoğunu okulun kabadayısı Matt Sloan yönetti. Sloan ne iriydi ne de güçlü ama öyleymiş gibi yapıyordu.

Gözleri pitbull gözü gibiydi, kabarık siyah saçları vardı ve her zaman pahalı ama şapşal kıyafetler giyerdi; sanki ailesinin parasını zerre kadar umursamadığını herkes görsün ister gibiydi. Babasının Porsche marka arabası ile turlayayım derken LÜTFEN ÇOCUKLAR İÇİN YAVAŞLAYIN levhasına çarptığında ön dişlerinden biri kırılmıştı. Her neyse, Sloan herkesin donunu çekiştirirken, aynısını arkadaşım Tyson’a yapma hatasına düştü. Tyson, Meriwether Koleji İlköğretim Okulu’ndaki tek evsiz çocuktu. Annemle beraber durumunu düşününce şu sonuca vardık: çok ufakken anne babası Tyson’ı sokağa atmış, muhtemelen çok… tuhaf olduğu için. Tyson’ın boyu neredeyse 1.90, Kar Canavarı Yeti’ye benzer bir yapısı var ama sürekli ağlar, bir şeylerden korkar, buna kendi yansıması da dahil. Yüzü biraz yamuk gibi, üstelik sert bir ifadesi var. Gözleri ne renk diye sorsanız söylemem mümkün değil, başımı kaldırınca çocuğun yamru yumru dişlerinden yukarısını göremiyorum ki! Boğuk bir sesi var ama o kadar tuhaf konuşuyor ki sanırsınız ufacık çocuk. Meriwether’dan önce hiç okula gitmediği için sanırım. Yırtık kot, yağlı spor ayakkabıları giyiyor, üstelik ayakkabılar herhalde elli numara. Üstündeki kareli fanilada da delikler var. New York şehrinin sokakları gibi kokar Tyson, bu da herhalde 72. Sokak’taki karton bir buzdolabı kutusunda yaşadığı içindir. Meriwether İlköğretim Okulu, Tyson’ı bir toplum h

.

.

PDF Kitap İndir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir