Uğur Mumcu – Suçlular ve Güçlüler

12 Mart, amaçlarına ulaşabilmiş değildir. Fakat İZ Mart’a yol açan nesnel koşulların değiştiği pek söylenemez. Bunun içindir ki, 12 Mart’ı ve onu hazırlayan ekonomik, toplumsal ve siyasal nedenleri dikkatle incelemekte yarar var. EKONOMİK VE TOPLUMSAL ÇIKMAZ 1969 ve 1970 yılları, toplumun bütün kesimleri için bir bunalım dönemi olmuştur: Sanayi, hammadde sağlama güçlüklerinin yanı sıra, önemli bir pazar sorunuyla karşıkarşıya kalmıştır. Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânı’nda belirtildiği üzere, imalât sanayiinde kapasite kullanım oranında büyük düşüşler görülmüştür. Tüketim malı sanayilerinde kapasite kullanım oranı 1967 yılının ikinci yarısında yüzde 90’a yakın iken, bu oran 1968 yılının ikinci yarısında yüzde 75’e kadar gerilemiş, hafif bir iyileşmeden sonra 1970 yılında yüzde 80’in altına düşmüştür. Özel” likle dokuma ve giyim eşyası sanayii, satış güçlükleri içindedir. Aramalı sanayilerinde de aynı eğilim izlenmiştir. Yatırım malları sanayiinde ise, 1968’in ilk yarısından itibaren hızlı bir düşüş başlamış, 1970’in ilk yarısında kapasite kullanma oranı yüzde 65’e inmiştir. Sanayiin büyüme hızı, 1969 yılında yüzde 9,4 iken, 5 1970 yılında yüzde 2,5’e gerilemiştir. Gerçek işçi ücreti 19G9 yılında yüzde 8,3 oranında çoğalırken, 1970 yılında ücretler yerinde saymıştır. Çok çeşitli teşvik tedbirlerine karşın, tüketim malı sanayiinde özel kesim yatırımları göreceli olarak azalmıştır. Özel kesimin tüketim sanayiine yatırım oranı 1969’da yüzde 29 iken, bu oran 1970 ve 1971′-de yüzde 18 ve yüzde 20’dir. Bu koşullarda işverenlerin hoşnutsuzluğu büyürken, işçi kesiminin tepkileri çoğalmıştır. Çok sayıda sert grevler görülmüş ve 16 Haziran 1970 olaylarıyla işçi tepkisi doruğa ulaşmıştır.


Tarım kesiminde ise, 1968 -1970 kötü yıllar dönemi olmuştur. Tarımsal büyüme, 1968 yılında yüzde 1,9, 1970 yılında yüzde 1,4’tür. 1969 yılında ise, büyüme yok, gerileme vardır. Demirel hükümeti, sanayii koruyucu bir fiyat politikası izlamiştir. Bu nedenle sanayi – tarım fiyat dengesi 1965 -1970 döneminde tarım aleyhine gelişmiştir. 1963 -1965 döneminde tarım fiyatları yüzde 10,3 sanayi fiyatları yüzde 7,8 çoğalmış ve tarım lehine yüzde 2,3 iyileşme olmuştur. 1965 -1970 döneminde ise, sanayi fiyatları yüzde 42,4 artarken, tarım fiyatlarında artış yüzde 27,8’den ibaret kalmış ve tarım aleyhine yüzde 11,4 oranında kötüleşme görülmüştür. Bu kötüleşme, büyük çiftçiyi de, küçük çiftçiyi de etkilemiştir. Küçük çiftçi, aleyhte gelişmenin ağırlığını daha çok duymuştur. Küçük çiftçiler traktörlerle protesto gösterileri, düzenlemişlerdir. Sayıları hızla çoğalan topraksız köylülerin toprak işgalleri çoğalmıştır. SİYASAL ÇIKMAZ Tarım ve sanayide bunalım yoğunlaşırken, iktidar partisi, içinden parçalanmıştır. Bu parçalanma sonucu, bütçesi reddedilen Demirel Hükümeti, 1970 6 Şubatında istifa zorunda kalmıştır. Birader yolsuzlukları ve Şellefyan ilişkileri kamuoyunu etkileyen konular olmuştur. O günlerin gazetelerinin deyimiyle «Mebus Pazarı» kurulmuş, bâzı bağımsızlar ve Birlik Partisinden kopan birkaç milletvekili elde edilerek, Adalet Partisi zayıf bir çoğunluk sağlamıştır.

Başkan Sunay, Demirel’e yeniden hükümet kurma görevi vermiştir. Bülent Ecevit, «Sunay’ın uyarılara değer vermeyen ısrarları ile» Demirel’m yeniden göreve gelebildiğini yazmaktadır. Zayıf bir «Mebus Pazarı» çoğunluğuna dayanan ve «şaibeli» diye devamlı suçlanan bir iktidar, ağırlaşan sorunları çözmekte güçsüz kalmıştır. Öğrenci eylemleri şiddet kazanmış, hattâ yargıçlar bile sokağa dökülmüşlerdir. Uğur Mumcu’nun belgeleriyle açıkladığı üzere, öğrencileri bölmek, onları birbiriyle vuruşturmak ve kışkırtıcı ajanlar kullanmak biçiminde tertipler, ortalığı iyice karıştırmıştır. Geç kalmış ve geç kaldığı için de oranı yüksek tutulmuş olan Ağustos 1970 devalüasyonu, toplumsal huzursuzluğu daha da arttırmıştır. Büyük işçi çevrelerinden dahi tepkiler gelmiştir. 27 Mayıs 1960′-ta düşürülen Menderes Hükümetinin Başbakan Yardımcısı ve Akbank – Hacı Ömer Sabancı Holding grubundan Medeni Berk, 1970’te Odalar Birliği Başkanı olarak devalüasyona şiddetle karşı çıkmış, «1946 ve 1958 devalüasyonlarından sonra politik iktidarların değiştiğini ve her türlü harekete elverişli bir ortam meydana çıktığını» hatırlatarak, «bâzı politikacıları, sosyal bir dalgalanmayı beklemek ve bundan medet ummak»la suçlamıştır. Devalüasyondan kısa bir süre sonra görüştüğümüz otomobil sanayiinde önemli yatırımlar yapmış büyük bir işadamının, bu sanayi kolundaki durgunluktan yakınarak Demirel’e veryansın ettiğini de belirtelim. Demirel’e yakın gazeteciler, temasta oldukları 7 büyük işadamlarının o günlerde »Yunanistan tipi bir rejim özlemi» içinde bulunduklarını tekrar tekrar yazmışlardır. 26 Aralık 1971 tarihli Yankı dergisinin belirttiği üzere, bir kısım sermayedarlar, dünya iş âleminde ünlü The Financial Times gazetesi ile «Economist Intelligence Unit»in Türkiye’deki iş çevreleri muhabiri olan Norman Covey’e «Olmuyor. Bu rejimler olmuyor. Ancak bir askerî yönetim gelirse, işler yoluna girer» diyerek özlemlerini açıkça dile getirmişlerdir. DEVRİM GAZETESİNİN 1971 BAŞI DURUM MUHAKEMESİ 1971 yılı başlarına ulaşıldığında, rejimin çıkmaz içinde bulunduğu gözler önüne serilmiştir. Kamuoyu, bir müdahaleyi beklemekteydi.

Fakat bu sevinçli bir bekleyiş değildi. Müdahale yapabilecek güçlerin en ileri ve iyi niyetli kesimleri dahi, çıkmaza çözüm getirecek olanaklardan yoksundu. Hiç değilse, Uğur Mumcu’nun da içinde bulunduğu Devrim Gazetesi Grubu olarak biz durumu böyle değerlendiriyor ve kötümserliğimizi belirtiyorduk. 12 Mart’tan on gün önce, 2 Mart 1971 tarihli Devrim Gazetesinin başyazısında düşüncelerimizi şöyle dile getiriyorduk: «Faşizme teşne, Anayasa’dan şikâyetçi en geri ve işbirlikçi sınıflar iktidardadırlar ve faşizmin en koyusuna doğru yol almaktadırlar. Bundan daha kötüsü, Türkiye’nin koşullarında düşünülemez. Fakat ülkemizin dâvası, kötülerden en az kötüyü seçme dâvası değildir. Mazlum ülkeler arasında ilk kurtuluş savaşını veren Türkiye’miz, en geri ve uydu ülkeler safına sürüklenmenin ayıbını silebilmek için, kurtuluş yolunda, 1919 yıllarında olduğu gibi bir sıçrama yapmak zorundadır. Bu büyük kurtuluş sıçramasını yapabilecek miyiz? Uzun vâdede iyimser olmakla birlikte, yakın gelecekte bunu başarabileceğimizi sanmıyoruz. 8 Günümüzün koşullarında bir kurtuluş sıçraması, ancak bilinçli ve örgütlü halk güçleri eliyle gerçekleştirilebilir. Bundan henüz yoksunuz. Başarıya ulaşmak için en azından bu gücün inşasına en büyük öncelik tanınmak ,gereklidir. Ne var ki, kudret sahibi çevrelerin bu zorunluluğu anladıklarını söylemek güçtür… Sanılmaktadır ki, köklü düzen değişikliği, güçlü halk desteği olmadan, bürokratik yollardan başarılabilir. Üst kademeleri Babıâli bürokrasisinden farksız nitelik kazanan bürokrasi eliyle bir devrimci eylem yürütülebilir… Türkiye’mizin, çözüm bekleyen toplumsal sorunlarının zorlamasıyla, doğru yolu bulacağı inancındayız. Fakat görünüş odur ki, bu doğru yolu bulana kadar, bir hayli bocalanacaktır.» MİLLÎ GÜVENLİK KURULU TARTIŞMALARI Ekonomik, toplumsal ve siyasal çıkmazın Ordu alt kademelerinde yarattığı huzursuzluğun, Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında sık sık dile getirildiği anlaşılmaktadır.

Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, Başkan Sunay’a verdiği muhtırada ve Millî Güvenlik Konseyinde yaptığı çeşitli konuşmalarda huzursuzluğu belirttiğini açıklamıştır. Batur, «Silâhlt Kuvvetler’de kıpırdamalar» dan, «fikirlerin sola kay-dığı»ndan, «27 Mayıs öncesi komutanlarının durumuna düşmek» ten, «komuta katına duyulan nisbî güvenin gittikçe azalmakta olduğu»ndan söz etmiştir. Ekonomik ve toplumsal reformlar zorunluluğunu Demirel’le tartışmıştır. Buna karşılık Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın «toplumsal gelişmenin ekonominin boyutlarını aştığını» belirttiği ve Anayasal düzeni bundan sorumlu tuttuğu bilinmektedir. Parlamentoda ve ülkede desteği zayıflayan De-mirel ise, komutanları kendi safında göstermeye özenen manevralara girişmiştir. 1971 başlarında Demi9 rel’in bir bakanı tarafından hazırlanan ve «Hükû-met’in desteklendiğini belirten» bir bildiri, Milli Güvenlik Kurulu Sekreterine bir tertip sonucu okutulmuş ve bu manevra komutanların tepkisine yol açmıştır. Bülent Ecevit, 12 Şubat 1975 tarihli Cumhuri-yet’te açıkladığı üzere, 12 Mart Muhtırasının bu tertip yüzünden verildiği kanısındadır. Ecevit’in görüşü şöyledir: «Milli Güvenlik Kurulu üyesi sayın kumandanlar, hükümeti destekleme görüntüsüne belki de kendilerine rağmen düşürülmüşlerdir. İyiniyetleri dolayısiyle ve ince politika oyunlarından anlamadıkları için belki de bu duruma gelmişlerdir. Öyle sanıyorum ki, Ordu içi ve dışı kamuoyunun düşüncelerine ters düşen bu görüntünün uyandırdığı tepki karşısında sayın kumandanlar ancak böyle bir çıkış yaparak, kendi kamuoylarını tatmin edebileceklerini düşünmüşlerdir. 12 Mart öncesi olaylarının içinde yaşayan ye 12 Mart’tan hemen sonra emekli edilen Tümgeneral Ce-lil Gürkan, alttan gelen baskıyla Muhtıra’nın verildiğini ileri sürmektedir. Celil Gürkan, «Türk Silâhlı Kuvvetleri İçhizmet Kanunundaki ‘Cumhuriyeti korumak ve kollamak’ hükmüne dayanarak, kendi id-dialarınca ‘durumdan görev çıkaran, ancak gerçekte devrimci güçlerin oluşturduğu dinamiğin etkisi ile ‘durumdan görev çıkarma’ zorunluğunda bırakılan en üst kademedeki dört komutan’ın» 12 Mart Muhtırasını imzaladığını yazmaktadır. Demirel’e yakın Son Havadis gazetesi ise, 26 Kasım 1974 tarihli sayısında 12 Mart öncesi günlerde Muhsin Batur’un yeni bir muhtırayı Kuvvet Komutanlarına imza ettirmeye çalıştığını öğrenen MİT Müsteşarı Fuat Doğunun bunu Sunay ve Tağmac’a duyurduğunu, Fuat Doğu ile bâzı ilgililerin «önlenmesi imkânsız hâle gelmiş müdahaleyi solcular lehine kullandırmamak», «işin yönetimini Batur ve Gür10 ler ikilisinin elinden almak» kararına vardıklarını, adını açıklamadığı kişilere dayanarak ileri sürmektedir. Gazeteye göre, bu kararın ilk adamı olarak Tağmac’ın da muhtırayı imzalaması ve «içlerinde görünmesi» uygun bulunmuştur. Bu iddianın doğruluk derecesi hakkında bir şey söyleyecek değiliz.

Fakat, «27 Mayıs öncesi komutanların durumuna düşmemek için» alttan gelen baskı karşısında bâzı komutanların birşeyler yapmak gereğini duydukları, kontrolü ele almak amacıyla muhtıra vermeye yöneldikleri, fakat Sunay ve Tağmaç’ın sıkıyönetim komutanlarıyla birlikte duruma egemen oldukları anlaşılmaktadır. DIŞTAN GELEN MÜDAHALE Fakat 12 Mart olayı yalnızca iç nedenlerle açıklanamaz. Dış nedenler de, iç nedenler kadar önemli dir. 1969-1971 yılları Nixon ve ekibinin Türkiye’ye karşı, afyon ekimini yasaklatma savaşına giriştikleri bir dönemdir. Nixon ve yakınlarının, kendi siyasal amaçlarına ulaşmak için nasıl bir çete gibi çalıştıkları, CIA ve FBI polis örgütlerini kirli işlerde kullandıkları Watergate . skandali dolayısiyle herkes tarafından öğrenilmiştir. Afyon savaşının içyüzü de, bü-türi ayrıntılarıyla Amerikan basınında açıklanmıştır. Nixon, Amerika’daki asayişsizliğin, sokaklardaki soygun ve cinayetlerin eroin yüzünden çıktığına inanarak, afyon ekimini yasaklatmayı ve ABD’ye asayiş getiren cumhurbaşkanı olmayı amaçlamıştır. İran ve Hindistan’a söz geçirilemeyeceği anlaşılınca, bu ilk başarı sağlama niyetiyle, «en kolay söz geçirilebilecek» ülke saydıkları Türkiye’ye karşı Nixon yönetimi, ekimi yasaklatmak için en ağır baskılara girişmiştir. Aralık 1974 tarihli Esquire dergisinde yayınlanan Edward Jay Epstein’in incelemesinde en yetkili kişilere dayanarak belirtildiği üzere, Nixon’un Afyon 11 Komitesi, direndiği takdirde Türkiye’yi düşman ilân etmeyi, hatta NATO’dan atmayı konuşmuştur. Aldığı kesin direktif üzerine Ankara’daki Büyükelçi William Handley ABD’ye giren eroinin yüzde 80’inden Türkiye’yi sorumlu tutmuş ve ekiminin yasaklanmasını istemiştir. İsteğin yerine getirilmesi siyasal bakımdan olanaksız sayılmış, kaçakçılığa karşı kontrol tedbirlerinin artırılacağı, çiftçileri haşhaş yerine başka bitkiler ekmeye alıştırarak sorunun zaman içinde Çözüleceği belirtilmiştir. Birinci Erim Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Osman Olcay, Epstein’a Demirel Hükümeti’nin tutumunu şöyle açıklamıştır: «Türkiye’de biraz sallantıda bir parlamenter demokrasi olması, sorunun çözümünü daha da güçleştirmekteydi. Amerika’nın tutumunu en çok sempatiyle karşılayan bakanlar ve askerler dahi farkındaydılar ki, $arım milyon Türk çiftçisini açlığa mahkûm edecek bir hükümet, iktidarda bir gün bile tutunamazdı.» Zayıf bir çoğunluğa sahip bulunan Demirel Hükümeti, devrilmemek için, afyon baskısına iyi bildiği oyalama yöntemleriyle direnmiştir.

Direnme, zayıflıktan gelmiştir. Nitekim Demirel daha sonra Erim Hükümeti’nin yasaklamasını kabullenmiştir. Nixon ise, kesin kararlıdır. Türkiye’ye karşı baskıyı artırır. Hatta yeni kurulan, modern toplumların sorunlarıyla ilgili bir NATO komitesinin aracılığıyla, NATO’yu da afyon baskısında kullanır. Nixon’un Afyon Komitesinden Rossides, ABD Kongre üyelerinden, Türkiye’ye yapılan askeri yardımın kesilmesi için baskıda bulunmalarını ister. Büyükelçi Handley, Beyaz Saray’a çağırılır. Nixon’un işi ne kadar ciddi tuttuğunu Hand-ley’e hissettirmek için, bir yardımcısı, «Bir anlaşmaya varılmazsa. Başkan’a Altıncı Filo’nun Boğazlar’a yürümesini ve İstanbul’u bombalamasını önereceğini» söyler. Başka bir yardımcı, Handley’e «Neyvyork sokaklarında kaç ceset topladığını» sorar. Büyükelçi12 nin ağzı açık kalınca, şöyle devam eder: «Ben şahsen eroini fazla kaçırarak ölen kurbanları ambulanslarla topladım. Onların ölümünden Türkler sorumlu. Bunu onlara söyle.* Handley Ankara’ya döneceği sırada da bizzat Nixon, eroinden ölenlerle ilgili gazete kupürlerini Büyükelçiye verir ve Ankara’ya varır varmaz kupürleri Türkiye Başbakanına vermesini ister. Afyon savaşında başarısızlığa uğrayan diplomatların görevlerinden uzaklaştırılacakları Handley’e iyice anlatılır.

Epstein, yazısına şu sözlerle devam etmektedir: «Hiç değilse diplomatlar hesabına şükürler olsun .ki, Ordu seçimle gelen Hükümeti 1971’de devirdi ve Amerikan askeri yardımını ve dostluğunu afyon yüzünden tehlikeye atmaya daha az istekli bir hükümeti işbaşına getirdi.» Afyon sorunu, 12 Mart sayesinde çözülmüş olur… Afyon sorunu ile 12 Mart arasında doğrudan doğruya bir bağlantı bulunup bulunmadığını bilemeyiz. Fakat Demirel’in yakını, eski Devlet Bakanı Turhan Bilgin, sahibi bulunduğu Güneş gazetesinde, Ekim 1974’teki AP Büyük Kongresi’nden önce böyle bir iddia ortaya atmıştır. CIA’yı suçlayan Bilgin’e göre, Brüksel’de yapılan bir toplantıda darbe kararı alınmış, haber nedense hızla yayılmış ve BBC’ye bile u-laşmıştır. BBC’den haber, Londra’da bulunan Devlet Bakanı Turhan Bilgin’e iletilmiş, Bilgin Londra Büyükelçisi Zeki Kuneralp aracılığıyla durumu Demi-rel’e duyurmuştur. Gazete, AP Büyük Kongresinden sonra, bu konudaki belge ve dokümanları kamuoyuna açıklayacağını ilân etmişse de, kongre kazanılınca «Demirel CIA’nın namlusunda» ifşaatı yarıda kesilmiştir. Bu nedenle, Turhan Bilgin’in gazetesi gibi, «12 Mart’ı CIA tertipledi* diyebilecek durumda değiliz. Fakat Nixon yönetiminin yaşamsal önemde saydığı ¦afyon sorununun ancak 12 Mart müdahalesiyle çözülebildiği açıktır. 13 Zaten sorun, bir afyon sorunundan ibaret değildir. 1970-1971 yıllarında Vietnam Savaşı’ndan sıyrılmaya karar veren Nixon yönetimi, Doğu Akdeniz’de 1967 savaşından sonra yitirilen mevzileri kazanmayı ve ABD’nin mevkiini güçlendirmeyi önemle ele almıştır. Amerika’nın eski Ankara Büyükelçisi Parker Harfin New Middle East dergisinde açıkladığına göre, 1971 yılında Güneydoğu Asya’da durumu rahatlayan ABD, Doğu Akdeniz’e gerekli önemi vermeye başlamıştır. Kissinger, 1971 yılında «Sovyetleri Mısır’dan kovmak, Orta Doğu’daki ABD politikasının zorunlu amacıdır» demektedir. Nitekim bu yolda az çok başarılı olunmuş, MısırSuudi Arabistan yakınlaşması sağlanmış, Nâsırcı sol kanat tasfiye edilmiş, Sovyet teknisyenleri 1972 yılında Mısır’dan uzaklaştırılmıştır. ABD’nin müttefikleri olan Suudi Arabistan’ın Suriye ve îran’ın Irak üzerindeki baskılarıyla ve Mısır’ın ılımlı desteğiyle, ABD diplomasisi Doğu Akdeniz’de genel bir taarruza geçmiştir, tik kurban, Filistin Kurtuluş örgütü olmuştur.

Ürdün Kralı Hüseyin, ABD’nin desteğiyle. Kurtuluş örgütü’ne ağır bir darbe indirmiştir. ABD, Sovyetler Birliği’ni kuşatan ve Orta Doğu ile Sovyet Bloku arasında tampon bölge teşkil eden ülkelerde de durumunu güçlendirmeye özen göstermiştir. Parker Hart, Orta Doğu’da asıl önemli olan Amerikan çıkarlarının Türkiye, tran ve Yunanistan’ın yattığı bölgede bulunduğunu yazmaktadır. Yine Parker Hart’a göre, Nihat Erim’in ABD gezisinden önce ve sonra Türkiye’nin askeri alandaki istekleri karşılanmış, 1970’te Yunanistan’a silâh yardımının yeniden başlamasından sonra Pire’de Altıncı Filo için üs sağlanmış ve bu gelişmeler Yakın Doğu bölgesindeki Amerikan varlığını çok güçlendirmiştir. Gerçekten Türkiye ve Yunanistan’a 1970’lere doğru ABD’nin ilgisinin arttığı açıktır. Yunanistan’da bu daha belirgin gözükmektedir. Zira Nixon 1966’de ikT4 tidara gelince Atina’daki Cunta’ya karşı tutumunu sertleştirmiştir. Yunanistan’a askeri ağır malzeme şevkini durdurmuş, Atina’ya yeni bir büyükelçi atamaktan kaçınmış ve yardımcılarını Cunta’yı eleştirme yolunda cesaretlendirmiştir. Temmuz 1969’da Savunma Bakanı Melvin Laird, askerî yardım ambargosunun ûürdürüleceğini belirtmiştir. Bu tutum, The Atlantic Monthly Review’in Şubat 1975 sayısındaki araştırmada da belirtildiği üzere, 1969 sonlarına doğru Orta Doğu’da gerginliklerin artar gibi olduğu sırada değiştirilmiştir. Nixon, «en beğendiğim diplomat» dediği Tasca’yı Atna’ya atamıştır. Tasça, Cunta’ya karşı sayılan Atina’daki Amerikalı diplomatları uzaklaş-tırmış ve yardımcılarından raporlarında Cunta’dan olumlu dille söz etmelerini istemiştir. 1970 Eylülünde ağır silâh sevkiyatı yeniden başlamıştır. Savunma Bakanı Laird ve Başkan Yardımcısı Agnew Atina’ya giderek Yunanistan’a verilen önemi belirtmişlerdir.

1972 başlarında ABD’ye yeni üsler ve kolaylıklar tanıyan yeni anlaşmalar imzalanmıştır.

.

PDF Kitap İndir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir