Postacı – David Brin

1950 yılında doğdu. Astroϐizik dalında doktora derecesi vardır ve NASA’da danışmanlık yapmasının yanı sıra üniversitede fizik profesörü olarak çalışmaktadır. BK romanları yazmaya 1980 yılında başladı, ilk romanı olan Sundiver (Güneşe Dalan) aynı yıl yayınlandı. Bu roman aynı zamanda bugün beş kitaba ulaşmış olan Uplifl (Kalkındırma) dizisinin ilk kitabıdır. Daha sonra bu diziden sırasıyla Staıiide Rising (Hugo ve Nebula; Yıldız Meddi Yükseliyor), The Uplift War

(Hugo; Kalkındırma Savaşı), Brightness Reef (Parlaklık Kayalıkları) ve Infınity’s Shore (Sonsuzluğun Kıyısı) adlı romanları yayınlandı. Dizinin dışında Practice Efect 1984, (Pratik Etkisi), ekolojik felaketin eşiğindeki bir dünyayı anlattığı dev roman Earth (1990, Dünya) ve erkek-egemen bir evren tarafından yeniden keşfedilme tehdidiyle karşı karşıya kalan anaerkil bir gezegeni anlattığı Glory Season (1993, Zafer Mevsimi) adlı kitapları vardır.

Öykülerini The River of Time (Zaman Nehri) ve Otherness (Başkalık) kitaplarında toplamıştır. 1985’te yazdığı Postacı, Brin’in BK’da çok yaygın olan kıyamet kehanetlerine ve üstün ırk teorilerine “bilimsel” bir çerçeve oluşturan Sosyal-Darwinizme cevabı olarak kabul edilir. 1997’de Kevin Costner tarafından filmleştirilen Postacı, 1998 yılı başında gösterime girmiştir.

Dondurucu rüzgârlar esiyordu hâlâ. Kar toz gibi yağdı. Ama yaşlı denizin acelesi yoktu hiç. Ateşin çiçek gibi açtığı ve kentlerin can verdiği günlerden bu yana, Dünya, kendi ekseni çevresinde altı bin kez dönmüştü. Güneş etrafında atılan bu on altı turun ardından, öϔkeleriyle gündüzü geceye çeviren duman saçaklarının yanan ormanlardan taşması da kesilmişti artık.

Kızgın ve baş döndürücü duman sütunlarının stratosferi delik deşik edip içini ufacık taş ve toprak zerreleriyle doldurmalarından bu yana, tozlar içinde, alacalı bulacalı, portakal renkli, görkemli altı bin gün batımı gelmiş geçmişti. Gölgelenen atmosfer gün ışığının geçişine gitgide daha az izin verdi ve soğudu. Muazzam bir göktaşı, dev bir yanardağ ya da nükleer bir savaş — bu duruma neyin yol açtığının pek önemi kalmamıştı artık.

Basınç ve ısı dengeleri bozuldu, müthiş rüzgârlar esti. Kirli bir kar yağdı kuzey topraklarına ve yaz bile kimi yerlerden silemedi onu. Artık sadece, değişime dirençli, ezeli ve inatçı Okyanus’un önemi kalmıştı bir tek. Karanlık gökler gelmiş ve geçmişti.

Rüzgâr san, homurtulu gün batımlarını peşi sıra sürükledi. Buz yer yer kalınlaştı ve sığ denizler daha da çekildi. Ama belirleyici olan Okyanus ‘un seçimiydi ve o henüz oyunu kullanmamıştı. Arz dönmesinisürdürdü, insanoğlu orada burada direniyordu hâlâ. Ve Okyanus’un nefesinde kış vardı. I

CASCADE DAĞLARI 1 Toz ve kan içinde ve dehşetin keskin kokusu burun deliklerinde çırılçıplakken, insan zihni zaman zaman tuhaf çağrışımlar yapar. Büyük kısmı yaşamayı sürdürebilme mücadelesiyle kırlarda geçirilmiş bir yarı-ömrün ardından, bir ölüm kalım kavgasının tam ortasında silik anıların nasıl olup da zihninde canlanıverdikleri, Gordon’a hâlâ garip geliyordu.

Kemik gibi kurumuş çalıların altında sığınılacak bir köşe bulabilmek için soluk soluğa umutsuzca sürünürken, çok eski bir anıyı burnunun altındaki tozlu taşlar gibi apaçık algıladı. Ilık, güvenli bir üniversite kütüphanesinde çağlar öncesinin yağmurlu bir öğle üzeri yaşanmış; müzikle, kitaplarla ve kaygısız felsefe avarelikleriyle dopdolu, yitirilmiş dünyalara ait, tamamen aykırı bir anıydı bu. Bir sayfaya dizilmiş sözcükler…

Vücudunu sert ve amansız dikenlerin içinde sürüklerken beyaz üzerine siyah harϐleri neredeyse görebiliyordu. Ve her ne kadar yazarın bulanık adını seçemediyse de, sözcükler tam bir berraklık içinde göründüler. “Odžlümün dışında, ‘tam’ biryenilgi yoktur… Kararlı bir kişinin -elinde olanları da riske atarak- küllerin içinden bir şeyler çekip çıkaramayacağı kadar yıkıcı bir felaket olanaksızdır… “Dünyada çaresiz bir insandan daha tehlikeli hiçbir şey olamaz…”

Gordon, çoktan ölmüş yazarın orada onunla, içine düştüğü belayı paylaşıyor olmasını diledi. Bu felaketin göbeğinde ne tür bir polyannacılık oynardı acaba, diye merak etti. Sık çalılıklara balıklama dalarak yaptığı umarsız kaçışın yırtık ve çizikleri içinde, ne zaman havada süzülen tozlar onu aksırtacak gibi olsa, kımıldamadan yatıp gözlerini sımsıkı yumarak, elinden geldiğince gürültü çıkarmaksızın emekledi, ilerleyişi yavaş ve ıstırap vericiydi ve nereye gitmekte olduğundan bile tam olarak emin değildi.

Gordon, daha birkaç dakika önce, yalnız bir yolcu bugünlerde ne kadar rahat ve donanımlı olabilirse, öyle hissediyordu kendini. Şimdi ise yırtık bir gömlek, solmuş blucin ve çarık benzeri pabuçlarla kalmış durumdaydı üstelik onları bile lime lime ediyordu dikenler. Kollarında ve sırtında açılan her yeni çiziğin ardından yakıcı bir sızı vücudunu halı gibi örtüyordu.

Ama bu berbat, kemik kuruluğundaki ormanda emeklemeyi sürdürmekten ve kıvrılarak giden patikanın onu yine düşmanlarının -pratik olarak onu çoktan öldürmüş olanların— kucağına düşürmemesi için dua etmekten başka yapacak bir şey de yoktu.

Sonunda, tam da bu cehennemlik bitki örtüsünün hiçbir zaman bitmeyeceğini düşünmeye başlamışken, ileride bir açıklık belirdi. Dar bir gedik çalıları yarıyor ve tepeden yuvarlanmış kayalarla kaplı bir yokuşa bakıyordu. Gordon sonunda dikenlerden kurtulabildi ve sırf o kum çürümüşlüğün ısısıyla bozulmamış havaya şükrederek sırtüstü uzanarak puslu gökyüzünü seyre daldı.

Oregon ‘a hoş geldiniz, diye düşündü acı acı. Ve ben de Idaho’yu kötü bellemiştim. Tek kolunu kaldırarak gözlerine dolan tozu silmeye çalıştı. Yoksa asıl neden bu tür işler için artık yaşlanmış olmam mı? Ne de olsa, kıyamet ertesi dönem gezginlerinin yaşam beklentilerine fark atarak otuz yaşını geçmişti artık. Of Tanrım, keşke yine evimde olabilseydim!

Minneapolis değildi düşündüğü. Artık oradaki otlaklar da on yıldan beridir yakasını sıyırmaya çalıştığı bir cehenneme dönüşmüşlerdi. Hayır, ev sözcüğü Gordon için belirli bir yerden çok daha derin anlamlar taşıyordu. Bir hamburger, sıcak bir banyo, müzik, merthiolate… … soğuk bir fyra… Soluması yavaşladığında başka sesler öne çıktı: neşeyle yapılmakta olan bir yağmanın gürültüleri. Dağ yamacının aşağı yukarı otuz metre kadar aşağısından geliyordu sesler.

Zevkten dört köşe olmuş yağmacıların Gordon’ın eşyalarını parçalayarak attıkları kahkahalar. … birkaç tanıdık mahalle bekçisi… diye ekledi Gordon, çoktan yitirilmiş dünyanın güzellikleri listesine. Haydutlar onu bir akşamüzeri ateşinin başında mürver çayı yudumlarken hazırlıksız yakalamışlardı.

Keçiyolundan yukarıya doğru üzerine gelirlerken bile o kızgın suratlı adamların Gordon’ı görür görmez öldürecekleri daha ilk andan aşikârdı. Onların ne yapacaklarına karar vermelerini beklememişti. Kaynar çayı ilk soyguncunun kıllı suratına saçtıktan sonra kendini en yakındaki böğürtlen çalısının içine atmıştı, iki el silah sesi izlemişti bunu, o kadar.

Haydutlar için tek bir kurşun bile onun kadavrasından çok daha değerli olsa gerekti. Mallarının tümüne el koymuşlardı zaten.. Ya da onlar öyle sanıyorlardı. Aşağıdan görünmemek için geriye doğru çekilip kayalık tüneğinde dikkatle doğrulurken Gordon’ın yüzünde ince, acı bir gülümseme vardı. Yolculuk kemerindeki dal parçalarını temizledi ve yarı yarıya dolu matarasına çılgın bir istekle sarılarak kana kana içti. Iyǚ i ki paranoya var, diye düşündü.

Kıyamet savaşından bu yana kemerinin kendisinden bir kez bile ayrılmasına izin vermemişti. Çalılıklara balıklama dalmadan önce kapabildiği tek eşyası da o olmuştu. Kılıfından çektiğinde ,38’lik revolverinin koyu gri metali ince bir toz tabakasının altında ışıldıyordu.Gordon kısa namlulu silahındaki tozları üϐledi ve mekanizmayı özenle gözden geçirdi.

Gelen yumuşak şakırtılar başka bir çağın ustalığına ve öldürücü titizliğine tanıklık ediyordu. Eski dünya kıyıcılıkta da iyi bir iş becermişti. Odžzellikle de öldürme sanatında, diye anımsattı kendine Gordon. Bayırın aşağısından boğuk kahkaha sesleri geliyordu. Normalde silahına dört kurşun doldurrauş olarak yolculuk ederdi.

Şimdi kemerindeki ϐişeklikten iki adet paha biçilmez mermi daha çekti ve horozun önü ve arkasındaki boş yuvalara yerleştirdi. “Ateşli silah emniyeti” artık önemli bir sorun sayılmazdı; özellikle de ölümünün bu akşam için beklenir hale gelmesinden beri.

Bir düşü kovalayarak geçirilmiş on altı yıl, diye düşündü Gordon. Odžnce, çöküşe karar verilen o uzun, beyhude mücadele… ardından Udžç Yıllık Kış boyunca dişiyle tırnağıyla yaşamaya çalışmak… ve sonunda, on yılı aşkın bir süre oradan oraya sürüklendikten, açlık ve salgınlardan sakındıktan, lanet olası Holnistlerle ve yabanıl köpek sürüleriyle didiştikten sonra … tüm bir yarı-ömrü gezgin bir karanlık çağ ozanı olarak harcayıp, bir gün daha kazanabilmek için yemeklerde şaklabanlık yaparken öte yandan da bir…

PDF Kitap İndir

Abone ol
Bildir
guest
Yazmasanız da olur ama yazarsanız size verilen cevaplar için bildirim alırsınız.
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments