Victor Hugo – Sefiller (Bordo-Siyah)

1815 Ekim ayının ilk günlerinden birinde, gün batımından yaklaşık bir saat kadar önce, yaya olarak yolculuk yapan bir adam Digne şehrine giriyordu. O sırada, evlerinin pencerelerinde ya da kapılarının eşiğinde oturan tek tük bazı sakinler bir tür kaygıyla bu yolcuya bakmaktaydılar. Orta boylu, geniş ve sağlam yapılı, sağlıklı, dinç bir adamdı. Kırk altı kırk sekiz yaşlarında olabilirdi. Gözlerinin üstüne doğru indirilmiş, siperlikli meşin bir kasket, güneşten ve rüzgârdan yanmış terler akan yüzünü kısmen örtüyordu. Sarı kaba bezden yapılmış, yakası küçük gümüş bir kancayla tutturulmuş gömleğinin aralığından kıllı göğsü görünüyordu. İp gibi bükülmüş boyunbağı, mavi çuhadan, yıpranmış, havı dökülmüş, bir dizi ağarmış, öbür dizi delik pantolonu, dirseklerinden biri yeşil bir kumaş parçasıyla sicim kullanılarak yamanmış lime lime kruvaze köylü ceketi, sırtında içi tıklım tıklım dolu, sıkıca kapatılmış yepyeni asker çantası, elinde budaklı kocaman bir sopa, çorapsız ayaklarında ise altı demir çivili pabuçlar vardı. Başı tıraşlı, sakalı uzundu. Bütün gün yürümüş olmalıydı, çünkü çok yorgun görünüyordu. Kasabanın aşağı tarafında kalan eski kentteki bazı kadınlar, onun Gassendi Bulvarı’ndaki ağaçların altında durduğunu ve gezinti yerinin ucundaki çeşmeden su içtiğini görmüşlerdi. Çok susamış olmalıydı, çünkü ardı sıra giden çocuklar iki yüz adım ötede onun tekrar durup, pazar meydanındaki çeşmeden bir defa daha su içtiğini gördüler. Poichevert Sokağı’nın köşesine gelince sola dönüp, belediye binasına doğru yürüdü. İçeri girdi, bir çeyrek saat sonra dışarı çıktı. O zamanlar Digne’de, tabelasında La Croix-de-Colbas yazılı güzel bir han vardı. Adam bu hana yöneldi.


Kapısı düzayak sokağa açılan mutfağa girdi. Kapının açılıp içeriye yeni bir müşterinin girdiğini duyan hancı, başını kaldırmadan, “Beyimiz ne isterler?” diye sordu. “Yemek ve yatak,” dedi adam. “Orası kolay.” Hancı bunu derken başını yeni gelenden yana çevirmişti. Yolcuyu şöyle baştan aşağı gözden geçirdikten sonra, “Parasını verince,” diye ilave etti. Adam ceketinin cebinden büyük bir deri kese çıkararak cevap verdi: “Param var.” “Öyleyse emrinizdeyiz,” dedi hancı. Adam kesesini tekrar cebine koydu, çantasını sırtından indirdi, sopasını elinden bırakmadan ateşin yanındaki alçak bir iskemlenin üzerine oturdu. Yeni gelen arkası dönük ısınırken, sayın hancı Jacquin Labarre cebinden bir kurşunkalem çıkardı, pencerenin yanındaki küçük bir masanın üzerine atılmış eski bir gazetenin köşesinden bir parça kopardı. Kâğıdın beyaz kısmına bir iki satır bir şeyler yazdı ve görünüşe göre hem aşçı yamağı hem de uşak olarak kullandığı bir çocuğa bu kâğıt parçasını zarfa koymadan katlayıp verdi, bu arada yamağın kulağına bir şeyler söyledi. Ve çocuk belediye binasına doğru koşarak gitti. Yolcu, bu olup bitenleri fark etmemişti. “Hemen yiyor muyuz?” diye sordu. “Birazdan,” dedi hancı.

Çocuk döndü. Kâğıdı geri getirmişti. Hancı, cevap bekleyen birinin telaşıyla kâğıdı açtı. Dikkatle okudu. Başını salladı ve bir an durdu. Sonra pek de huzurlu olmayan düşüncelere dalmış gibi görünen yolcuya doğru bir adım attı. Onu şöyle baştan aşağı gözden geçirdikten sonra, “Mösyö, sizi kabul edemeyeceğim,” dedi. Adam oturduğu yerden yarı doğruldu. “Nasıl? Yoksa paranızı ödemeyeceğimden mi korkuyorsunuz? Peşin ödeyeyim, ister misiniz? Param var.” “Sorun o değil.” “Ya ne öyleyse?” Bunun üzerine hancı adamın kulağına eğildi ve onu ürperten bir ses tonuyla: “Gidin buradan!” dedi. Bu sırada yolcu öne eğilmiş, sopasının demirli ucuyla ateşin içindeki korları eşeliyordu. Hızla döndü, cevap vermek için tam ağzını açıyordu ki, hancı ona gözlerini dikip alçak bir sesle ekledi: “Hadi bakalım, bu kadar laf yeter. Size adınızın ne olduğunu söyleyeyim mi? Jean Valjean. Kim olduğunuzu söylememi de ister misiniz? Zaten buraya girdiğinizi görünce bir şeylerden kuşkulanmıştım, belediyeye haber yolladım.

İşte bana verdikleri cevap; okuma biliyor musunuz?” Bir yandan konuşuyor, bir yandan da handan belediyeye, belediyeden de hana gidip gelen kâğıdı açılmış olarak yabancıya uzatıyordu. Adam kâğıda bir göz attı. Kısa bir sessizlikten sonra hancı yine konuştu: “Herkese terbiyeli davranmak huyumdur. Haydi, gidin buradan.” Adam başını eğdi, yere bıraktığı çantasını aldı ve çıkıp gitti. Hakarete uğramış, üzgün bir halde yalpalıyor, evlere sürtünerek yürüyordu. Bir kere bile arkasına dönüp bakmadı. Eğer baksaydı, La Croix-de-Colbas’ın hancısının kapının eşiğinde, hanındaki bütün yolcularla birlikte sokaktan gelip geçenleri etrafına toplamış, hararetli hararetli konuştuğunu ve parmağıyla kendisini işaret ettiğini görür ve topluluğun bakışlarındaki kuşku ve korkudan, gelişinin çok geçmeden bütün herkesi meşgul eden bir olay olacağını tahmin ederdi. Ama o, hiçbirini görmedi. Ezilmiş, yıkılmış insanlar geriye dönüp bakmazlar. Kötü talihin peşlerini bırakmadığını bilirler. Böylece bir süre yol aldı. Kederli zamanlarda hep olduğu gibi, durmadan yürüyor, bilmediği yollarda gelişigüzel gidiyor, yorgun olduğu aklına bile gelmiyordu. Bulunduğu sokağın ucunda bir ışığın yandığını gördü. Alacakaranlığın beyaz göğünde, demir bir direğin ucuna asılmış bir çam dalının silueti seçiliyordu.

Burası bir meyhaneydi; Chaffaut Sokağı’ndaki meyhane. Yolcu bir an durup meyhanenin camından basık salona baktı. İçerisi bir masanın üzerinde duran küçük bir lamba ile ocakta yanan büyük ateşin ışığıyla aydınlanıyordu. Birkaç adam içki içiyor, meyhaneci ateşte ısınıyordu. Alevler, üzerinde çengele asılı demir bir tencereyi takırdatıyordu. Aynı zamanda bir tür han olan bu meyhaneye iki kapıdan giriliyordu. Kapılardan biri sokağa, öbürü ise içi gübre dolu küçük bir avluya açılmaktaydı. Yolcu, sokaktaki kapıdan girmeye cesaret edemedi. Avluya süzüldü, bir an durakladı, sonra mandalı çekinerek kaldırdı ve kapıyı itti. Meyhanenin sahibi, “Kim var orada?” diye seslendi. “Yemek yiyip, yatmak isteyen biri.” “İyi. Burada yenir de, yatılır da.” Adam içeri girdi. İçki içenlerin hepsi yeni gelene doğru döndüler.

Bir tarafını lamba, öbür tarafını ocağın ateşi aydınlatıyordu. Sırtındaki çantasını yere indirirken bir süre onu gözden geçirdiler. Meyhaneci, adama, “İşte ateş, yemek tencerede pişiyor. Gelin, ısının arkadaş,” dedi. Gidip ocağın yanına oturdu. Yorgunluktan kan oturmuş ayaklarını ateşe doğru uzattı. Tencereden güzel bir koku tütüyordu. Aşağı çekilmiş kasketinin altından fark edilebildiği kadarıyla, yüzünde, acı çekmenin verdiği son derece dokunaklı bir görüntünün yanı sıra, belirsiz bir memnuniyet ifadesi de vardı. Ne var ki, içerdekilerden biri, yarım saat kadar önce Jacquin Labarre adlı hancının çevresini saran topluluğun içinde de bulunuyordu. Oturduğu yerden meyhaneciye belli belirsiz bir işaret çaktı. Meyhaneci yanına geldi. Alçak sesle karşılıklı birkaç söz söylediler. Meyhaneci ocağın yanına döndü, elini kabaca adamın omzuna koydu ve “Buradan gideceksin,” dedi. Yabancı döndü ve yumuşak bir tavırla, “Ya! Siz de mi biliyorsunuz?” dedi. Meyhaneci alçak sesle, “Evet,” dedi.

Adam sopasını ve çantasını aldı, yolları bilmediğinden yine rastgele dolaşmaya başladı. Yorgunluktan tükenmiş ve her şeyden umudunu kesmiş bir halde önüne çıkan taş bir sıranın üstüne uzandı. Tam o sırada kiliseden çıkan yaşlı bir kadın karanlıkta yatan bu adamı gördü, “Dostum, ne yapıyorsunuz orada?” diye sordu. Adam öfkeyle cevap verdi: “Görüyorsun işte be kadın, yatıyorum.” Kadın, “Geceyi böyle geçiremezsiniz. Kesinlikle üşümüş ve aç olmalısınız. Hayır için size bir yer bulabilirim,” dedi. “Çalmadık kapı bırakmadım.” “Öyleyse?” “Beni her yerden kovdular.” Kadıncağız, adamın koluna dokundu ve meydanın öbür yanında, piskoposluk binasına bitişik, basık, küçük bir evi gösterdi. “Demek bütün kapıları çaldınız, öyle mi?” dedi. “Öyle.” “Şu kapıyı da çaldınız mı?” “Hayır.” “Hele bir çalın.” Piskoposla Karşılaşma Digne piskoposu o akşam şehirdeki gezintisini yaptıktan sonra geç vakte kadar odasında kalmıştı.

Görevler üzerine büyük bir eser yazmakla meşguldü. Saat sekizde o hâlâ çalışıyor, dizlerinin üstünde açık, kocaman bir kitapla küçük kâğıt parçalarına özensizce bazı şeyler yazıyordu ki, hizmetçisi Madam Magloire âdeti olduğu üzere yatağın yanındaki dolaptan gümüş takımları almaya geldi. Hemen ardından piskopos, kitabını kapayıp masasından kalktı ve yemek odasına geçti. Yemek odası, kapısı sokağa, penceresi bahçeye açılan, şömineli, uzun bir odaydı. Harlı bir ateş yanan şöminenin yanındaki masada bir lamba etrafı aydınlatıyordu. Piskopos içeri girdiği sırada kapıya çok şiddetli bir şekilde vuruldu. Piskopos, “Buyurun!” diye seslendi. Kapı hafifçe açıldı ve sonra biri kuvvetle, tereddüt etmeden itiyormuşçasına hızla ardına kadar açıldı. İçeri bir adam girdi, bir adım attı, kapıyı arkasında açık bırakarak durdu. Çantası omzunda, sopası elindeydi; gözlerinde katı, cüretkâr, yorgun ve öfke dolu bir ifade vardı. Şöminedeki ateş onu aydınlatıyordu. İğrençti. Uğursuz bir görünüşü vardı. Madam Magloire çığlık atacak güç bile bulamamıştı. Eli ayağı titriyordu.

Ağzı açık kalmıştı. Piskopos sakin bir halde adama bakıyordu. Besbelli, yeni gelene ne istediğini sormak için ağzını açmaya hazırlanıyordu ki, adam iki eliyle sopasına dayandı ve piskoposun konuşmasını beklemeden, yüksek sesle, “Buraya bakın!” dedi, “Adım Jean Valjean. Bir kürek mahkûmuyum. On dokuz yılımı zindanda geçirdim. Dört gün önce tahliye edildim. Gideceğim yer olan Pontarlier’ye doğru yol alıyorum. Toulon’dan beri dört gündür yürüyorum. Bütün bir gün yaya olarak altmış kilometre kat ettim ve akşam, buraya geldiğimde bir hana indim, belediyeye göstermiş olduğum sarı kimlik kâğıdımdan ötürü -çünkü göstermem gerekiyordu- beni geri çevirdiler. Başka bir hana gittim, orada dedikleri gibi, burada da bana, ‘Defol!’ dediler. Orada, meydanda bir taşın üzerinde yatacaktım ki, iyi bir kadın bana sizin evinizi gösterdi, o kapıyı çal dedi. Ben de çaldım. Yığınla param var. Tam yüz dokuz frank on beş metelik, kürekte on dokuz yıl çalışarak kazandım. Çok yorgun ve çok açım.

Kalmama izin verir misiniz?” Piskopos, “Madam Magloire, sofraya bir takım daha koyun,” dedi.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir