Afşar Timuçin – Aşkın Diyalektiği

Aşk dediğimiz zaman şu ya da bu biçimde toplumsal sorunlar ortaya kayabilen ancak başlıbaşına toplumsal diye belirleyemeyeceğimiz bir insanlık durumundan sözetmiş oluyoruz. Aşk iki kişiliktir ancak özellikle sonuçları bakımından toplumsaldır: oluştuğu andan ya da sezildiği andan başlayarak başkalarına açılır ve böylece bir dizi dış engele çarpar. O savunulan bir şey olmaktan çok hor görülen hatta zaman zaman aşağılanan bir şeydir, benimsenen bir şey olmaktan çok yadsınan bir şeydir. Aşkla ilgiJenen çoktur. Aşk yaşamayı becerernemiş kişiler aşk yaşayanlardan gözlerini alamazlar. Birileri bu iki kişilik ilişkide yan tutmaya bile kalkabilirler: aşkta iki yandan birini öbürline karşı savunacak iyilik güçleri az değildir. Dedikoducuların en çok sevdiği konulan n başında aşk ilişkileri gelir. Çoklarına göre aşk bir hastalıktır ve hastalananı iyileştirmek gerekir. Oysa aşk bir hastalık değil diyalektik dUzende yani ikili düzende bir kUltUr ilişkisidir. Aşk bir değer ortamıdır, bilinç bulanıklıkları oluşturduğu yerde bile bilincin istemli bir yönelimini gerektirir. Aşk bir bilincin bir bilince kavuşması, bir bilincin, özellikle duygusal düzeyde, bir başka bilinçte kendini bulması ya da aramasıdır. Böyle olmakla tUrnilyle bireysel bir olgudur. Alfred FouiJie şöyle der: “Erkeğin kadın karşısında, sevgilinin sevgili karşısında duygusallığı tüm toplumsal belirlenimden bağımsız olarak vardır: bu duygu bir insanın bir insana aşkıdır ama topluma olan aşkı değildir, seven kişi bazen topluma başkaldırır. Bu anlamda bir annenin çocuklarına olan aşkından da sözedilebilir. 7 Her ne kadar çocuklar kendi açılarından gelecek toplumu temsil ediyor olsalar da annenin çocuklarda sevdiği her şeyden önce toplum değildir: anne çocuklarını sever, çünkü onlar onlardır, çocuklarıdır.


Kişilerarası ilişkiler zorunlu olarak toplumsal değildir. ” Alfred Fouille’ye bir noktada karşı çıkacağız: yoğun sevgi çeşitleriyle aşkı birbirinden ayırmak gerekir. Aşk sevgiyi kendinde barındırır ama o sevgiden daha çok bir şeydir. Ayrıca zaman zaman düz sevgiyle hiç ilgisi olmayan görünümler ortaya koyar. Aşk elbette sevginin uzağında, sevgiyi dışlayan bir şey değildir, ancak o salt sevgiyle bağdaşmayacak nice duyguları da barındırır. Aşkın bir kin olduğu ya da kin gibi yansıdığı durumlara raslayabiliriz. Aşk yapıcı olduğu kadar yıkıcı, sevecen olduğu kadar kırıcı özellikler gösterir. Bir anne her durumda çocuklarını sever, o sevgi katışıksız, eksiksiz, tartışılmaz bir sevgidir. Bir annenin sevgisinde kırgınlıklar olabilse kini andıran duygular barınmaz. Anne sevgisinin biçimleri yoktur, yurt sevgisinin de biçimleri yoktur. Anne sevgisi koşulsuzdur ve ölümsüzdür. Aşk zaman gelir bir düşmanlık biçimini alabilir. Bitmiş aşklar vardır ama bitmiş anne sevgileri yoktur. Daha doğrusu aşk biten bir şey olarak, anne sevgisi bitmeyen bir şey olarak bilinir. Ancak Alfred Fouille aşkın toplumsal olmadığını söylerken yerden göğe haklıdır.

Yanyana gelen iki kişi toplumsal bir bütün oluşturur mu? Genel çerçevede yani gündelik yaşamda oluştursa bile aşkta elbette oluşturmaz. Gerçekte gündelik yaşamda da oluşturmaz, o ancak bir katışmaç oluşturur. Aşk bir karşı-toplumsalhkta kendini ortaya koyar. O insan etkinlikleri içinde enaz toplumsal olanı dır. Aşk çok özel bir toplaşma ya da bir araya gelme biçimidir, kendi yasalarını kendinde taşır ya da kendinden getirir. Gene de onda toplumsal bir şeylerin varolması doğaldır. Gerçekte hiçbir insanlık durumu hiçbir insan edimi yoktur ki toplumsallığa açılmasın, önünde sonunda toplumsallıkta anlatımını bulmasın. Çünkü insan zorunlu olarak toplumsal bir varlıktır. Toplumdan soyutlanmış insan fikri boş fikirdir. Ancak aşkta insan toplumdan bir ölçüde ya da büyük ölçüde soyutlanır, dünyayla arasına uzaklıklar ya da duvarlar koyar ya da koymak ister. Ne olursa olsun birey toplumsaldır ve onun ediınieri ya da davranışları bir toplumun değerler dizgesine bir ölçüde de olsa uygun düşer. Aşkta seçimleri, davranışları, benimserneleri ve yadsımaları belirleyen öncelikle bireysel bilincin düşünsel olanakları ve buna bağlı olarak değerler dizgesi de olsa temelde her şey belli bir toplumun insan 8 anlayışında açıklığa kavuşacaktır. Bununla birlikte aşk insanlık durumlarının enaz toplumsal olanıdır. İnsanlar onu çok zaman toplumdışı oluşuyla eleştirirler ya da yadsırlar. O her şeyden önce toplumsal düzeyde bir benimserneyi değil de bir çatışkıyı, bir uyumsuzluğu, bir karşı koymayı düşündilrür.

Aşk sözkonusu olduğu zaman toplumun değerler anlayışı kişilerin değerler düzeninde erir ya da çatışkılı duruma girer. Her aşk kendi çok özel yasalarını bir anayasa gibi koyarak kendini yaşarlıkit kılar. Aşkın bittiği yerde toplumsallık bir düzen istemi olarak kendini ortaya koyacaktır. Aşk toplumsal düzeyde bir karşı çıkıştır. Aşık olmak kınanınayı göze almak demektir. Kendi dışında herhangi bir güclin varlığını benimsemeyen ya da kısacası yetke tanımayan tek şey aşktır. Aşkın kendisi yetke olma savındadır ya da kısacası aşk yetkedir. O gerektiğinde bütiln kurumların karşısına bir yadsıyıcı olarak çıkabilir. Aşk bir yükümlenmedir, önilne çıkan her engeli yoğun ateşinde eritmek ister. Engel tanımayan yanıyla o tam anlamında bir karşı-toplumsallıktır. Kendini bir gerçeklik olarak ortaya koyduğu yerde öncelikle görenekierin kalıplarını kırar ya da kırmak ister, toplumda geçerli her türlü kuralla yıkışır ve toplumsallığa her düzeyde meydan okur. Bu bir ön yargı olmaktan çok bir tepkidir: kendini belli ettiği anda şu ya da bu biçimde toplumsal önyargıları karşısında bulur. Aşk çok zaman dıştan zorlanır. Aşkı azdırınasalar aşk belki de uslu uslu yoluna gidecektir. Aşk önyargılardan da besiense katı bir önyargı değildir, bir gerçekliktir, somut insan gerçeğinin ta kendisidir.

Onun dokusunda önyargılardan motifler vardır, onda önyargının renkleri ilk bakışta kendini belli eder. Ancak o bir önyargı gibi donuk ve sönük değildir. Aşk gerçekte herhangi bir kişiden olağanüstü bir kişi yaratmaktır. O bir yüceitme edimidir. Tartışmadan yüceitme eğilimidir. Aşk karşıdakini yani sevgiliyi yüceitmekle başlar. Aşkta yüceitmenin sınırları çok geniştir ya da hiç yoktur. Halkımız bu yüceitme işinde sınır tanımamıştır. Bir manide şunları okuruz: ” Gökte yıldız yüz altmış 1 Kaşların keman çatmış 1 Tanrı bizi topraktan 1 Seni nurdan yaratmış”. Aşk buyük boyutlarda tartışmasız benimsemedir. Aşk tartışmaz, irdelemez, hiç mi hiç kuşkulanmaz, yalnızca benimser. Kısa sürede dönüşsüz bir tutuma dönüşür, inatçı bir yönelim olur çıkar. Ödün verınez. Ödün vermeye başladığı yerde sönmeye, sonunu elleriyle çizmeye başlar. Ödün verıneye başladığı yerde azçok uzun sUreli bir kendini yoketme girişimi için koşullar oluşturur, bunu yaparken kendi yasalannın dışında fonnUHere bel bağlar, örneğin ahlak kurallarına başvurur ya da toplumsallığın bir 9 takım alışkanlıklarını kullanır.

Gerçek aşk bükülmezligiyle ve bölünmezligiyle belirgindir. Bu yüzden katı bir ussallıgı degil ama yogun bir istemliligi gerektirir. Bu istemlilik usun sakınık koşullarda oluşturdugu bir istemlilik değildir. Aşk kendini sakınmaz. Aşkta geçerli olan istem yargı tanımayan, eleştiri kaldırmayan bir istemdir. Böylesi bir istemlilikte uyuşmalar ya da uzlaşmalar bile çok genel bir başkaldırının özel görünümleri olarak algılanabilirler Aşık kişinin ruhsal yapısını, çok özel ruhsal yapısını iyi tanımayanlar aşkın ussal çerçevede belli bir yetkin eleştiriyle dindirilebilecegini ya da giderilebileceğini, en azından evcilleştirilebileceğini sanırlar. Aşık kişi eleştiriye kapalıdır ve ödün vermeye hiç hazır değildir. Çünkü o eşsiz olanı bulmuştur ve onu elden kaçırmak istemez. O her ödünlin aşkı için bir yıkım anlamına geleceğini iyi bilir. Eleştiri büyük boyutlarda gerçekleşir, aşkı dıştan zorladıkça zorlar, çünkü aşkın düşmanı çoktur. Aşkın en büyük düşmanları aşk yaşamayı beceremeyenlerdir, becerernemiş olanlardır. O yüzden aşık daha baştan silahlıdır, iyiden iyiye donanımlıdır, kendini bağsız koşulsuz savunmaya eğilimlidir. Bu savunmayı gerçekleştirirken aşık kötü hatta gülünç durumlara dilşebilir, toplumsallık adına olmadık durumlarla karşılaşabilir. “Tüm tutkular bize yanlışlar yaptırır, en gülünç yanlışları da aşk yaptırır.” Böyle der La Rochefoucauld.

Aşk bir ayaklanmadır. Aşık kişi eleştiri adına kendisine yönelen her ussal belirlemeye bir ayaklanmayla karşılık verecektir. Aşkın alanına giren mutlak’ın alanına girmiştir. Çünkü insan hiçbir şeyi aşkta olduğu gibi tam bir mutlaklıkta benimsemez. “Alemi seyrettim ‘lkranın yoktur” der Karacaoğlan. Aşk göreli bir dünyada mutlak’ın saltanatıdır. Kopya aşklarda yani gerçek olmayan aşklarda mutlak silikleşmiş ya da görelinin yararına parçalanmış görünür. Aşka özenenler, özenti aşık adayları bu mutlak’ı bir fikir olarak, uzak yakın bir tasarım olarak sezseler de ya da varsaysalar da onu yoğun bir duygusallıkta yaşayamazlar. Vergilius “Aşk her şeyin üstesinden gelir” derken bu mutlak’ın gücünü duyurmak ister bize. Sözde aşk hiçbir şeyin ilstesinden gelemez, o en çok evliliğe hazırlık için iyi bir ortam oluşturabilir. Sözde aşık ya da özentil i aşık durmadan uzlaşma formülleri arar, bunun için toplumsal değerler dizgesinde kendi tutumu için ölçilt ya da temel olacak dayanaklar bulmaya girişir, aşkına toplumda güvenli bir yer açmaya çalışır. Toplumsallıgın sağladıgı ruhsallık basit çerçevede bir sürü ruhsallığıdır. Sözde aşık sürüden ayrılmamaya özen gösterir, bir şeyleri bir şeylere denk getirmeye bakar. Bunu yapar10 ken daha baştan aşkın iyi tutuşmamış ateşini söndürür. Bunu yaparken insanlık adına birtakım doğrulan gerçekleştirmekte olduğuna inanır.

Öyle ya tek kişilik olanla toplumsal olan arasında bir denge kurmak gerekmektedir. Bunun için gizliliklere de sığınabilir insan. Aşık sevgilisine şöyle diyebilir: “Gel benim alışığım 1 Bal ile karışığım 1 El yanında küsülü 1 Gizlide barışığım “. Aşk belki biraz da uzlaşmaz kişiliklerin işidir. Aykırıda kendini bulabilmek için kendinde aykırı bir şeyleri taşıyor olmak gerekmez mi? Aşk yaşarken kendimizde bulduğumuz aykırı öyle bir aykırıdır ki onun bizi her an özgürlüğUmüzU tehlikeye düşürecek hatta varlığımızı iyiden iyiye zorlayacak biçimde belirlediğini duyarız. Buna göre aşk bir sürüklenmedir. istemli istemsizliktir ya da istemsiz istemliliktir. İnsanın kendinden kurtulup çıkmasıdır. Aşık’ın tüm dikliklerine karşın bir bakıma boynu bükük ya da çaresiz oluşu buradan gelir, burada anlatımını bulur. Bu yüzden her aşık kendine ve başkalarına karşı bir elimde değil formülü geliştirecektir. Kendinden çıkmak mıdır bu yoksa kendine yenilmek midir? istem burada yalnızca aşkı savunmak için vardır. Ters dönmüş bir istemdir aşkta sözkonusu olan. Aşk kendinden çok kendi dışına serttir. Evet, aşk istemli istemsizliktir ya da istemsizliğin istemidir. Burada istem kendine değil dışa dönüktür.

Aşk kendi içinde başeğmişliği kendi dışında başkaldırmayı öne çıkarır. Aşık, Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’unda olduğu gibi kendini çok zaman karanlıklar içinde duyar. Tatlı bir acıdır onun yaşadığı. Bu acı içinde o “Sevda siyeh etti ruzgarım/ Aşk aldı inan-ı ihtiyarım ” diyecektir. Yakınacaktır: “Can bar-ı beden götürmez oldu/ Göz reng-i vücudu görmez oldu// Canım canı gözüm çerağıl Rahm ey/e ki geldi rahm çağı ll Ben bilmez idim bela imiş aşk/ Bir dürlü macera imiş aşk. ” Aşık aşkının ağırlığı altında ezilir, bu yükü taşıyamayacağını düşünOr. Şeyhülislam Yahya şöyle d�r: “Safadan gayri afernde hiçbir nesne bilmezdüm 1 Beni ey aşk senden o/dı gamla aşina etmek”. Aşk zordur. Yoksa vaz mı geçmelidir bOtan bunlardan? Kendi açısından istemsizlik aşkm zorunlu bir koşuludur: aşık kolu kanadı kırık adamdır. Kendinde ya da kendi açısından istemsiz olan aşık aşkını savunmada tam tarnma bir istemi ilik örneği oluşturur. Aşkını savunma konusunda o bir yırtıcıdır hatta. Kendisine sunulacak gerekçelerin hiçbirine aldırmaz. Her tnrlü doğru yolun düşmanı gibi davranır. Aşık tartışmaz yalnızca savunur. Aşkın iç dOzenini oluşturan tutarlı diyalektik ilişki dışa yönelmede bitip gider.

Dış sözkonusu olduğunda yalnızca içten dışa bir karşı koyma yönelimi 11 sözkonusudur.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir