Afşar Timuçin – Estetik 2

Sanat öğretilebilir mi? Örneğin şiir öğretilebilir mi mimarlık öğretilebilir mi roman öğretilebilir mi? Şiirin okulu yoktur. Mimarlığın okulu var ama. Müziğin de okulu var. Şiirin okulu yok diyoruz ama üniversitelerde edebiyat öğretimi yapan bölümler genç insanlara şiirin bilgisini iyi kötü vermiyor mu? Oralarda insanlar en azından dünyanın büyük şairleriyle şöyle ayaküstü de olsa bir tanışma olanağı bulmuyorlar mı? Müzik okuluna giren bir genç oradan birkaç yıl içinde bir şeyler çalarak çıkmıyor mu en azından? Demek ki sanat öğretilebilir. Ne olursa olsun sanatın öğretilebileceği konusunda derin kuşkulanmız vardır. Okullar sanat öğretmekten çok sanatın temel bilgisini ya da teknik bilgisini verebilirler, insanı sanatla şöyle bir tanıştırabilirler. Bu yüzden genç insanlar bu okullardan gerçekte birer sanatçı olarak değil de birer sanatçı adayı olarak çıkarlar. “Sanatçı olunmaz sanatçı doğulur” diye aptalca bir söz vardır. Sanada ilgisi olmayanların ikide bir söyledikleri bir sözdür bu. İnsan sanatçı doğuyorsa okula ustaya öğretmene gerek var mı! Sanat yapmak adına avaz avaz bağıran bir takım sözde şarkıcılar doğuştan sanatçı ya da en azından doğuştan yetenekli sanatçı adaylan olduklarına inanırlar. Oysa yeteneklerimizi dünyayla ilişkilerimiz içinde kazanıyoruz ve nasıl kazandığımızı da bilmiyoruz. Doğa kişiyi anasının karnında sanatçı yapacak kadar iyilikçi değildir. Bilinçlenme olgusu alttan alta sessiz sessiz gerçekleşen bir olgudur. 5 Sanının genç şaire yapılabilecek en büyük kötülük ona nasıl şiir yazınası gerektiğini öğretmeye kalkınaktır. Genç şairin şiirlerini düzelten insanlara raslarsınız.


Genç şairin kendine yapabileceği · en büyük kötülük şiir konusundaki öğütlere kulak asmak olabilir. Genç şairin kimsenin bilgisine kimsenin görüşüne kimsenin görgüsüne başvurmadan burnunun doğrusuna gitmesi gerektiğini söylemek istemiyoruz. Olur mu hiç! Sanatçı her şeyden önce gözünü kulağını açmayı, bakmayı ve dinlemeyi bilen kişidir. Benim söylemek istediğim, şairin önünde sonunda kendi estetiğinin kurallarını kendi araştırmalanyla kendi deneyleriyle elde edebileceğidir. Estetiğin genel bilgileri hepimizindir ama herkesin es tetiği kendine formülü de elbet son derece geçerli bir formüldür. Bu yüzden kesin bir biçimde belirlenmiş kurallarla sanat yapılamayacağı doğrudur. Sanatçı sanatı için kurallar koyan ve koyduğu kurallan aşmak için elinden geleni yapan kişidir. Kuralcılık sanatta tehlikelidir. Sanat kuralla da olmaz kuralsız da olmaz. Sanatçı kendi koyduğu kurallarla yıkışan adamdır. Ayrıca sanatta kural koymak kolay iş değildir. “Her zaman karanlık ve ölümsü bir şeyler barındıran kuralların üstüne çıkmak gerekir” der D. Dodart. Der ki: “Evrensel olarak geçerli kurallar koymak zordur, kuralların her zaman ayrıksı durumları vardır, denebilir ki onların tümü birçok bakımdan boştur, bunu ortaya koymak her zaman kolay olmasa da. “Ona göre “Kendinde eşsiz kurallar vardır, gene de bunlar az kullanılırlar.

Çünkü onlar bulanık bir fikir ortaya koyarlar. Böylece her şey her kişinin kendi görüşüne ve anlayışına göre onları uygulamasına bağlıdır. ” Sanatçının kendi sanatıyla ilgili sezgilere ya da duyarlıklara ulaşması kurallar aramasından daha doğrudur. “Duygu ya da beğeni denilen bu fikir ya da bu canlı izienim dünyanın tüm kurallarından daha değişik bir biçimde inceliklidir. O kitaplarda hiç mi hiç belirtilmeyen yanlışları ve güzellikleri görünür kılar. Bizi kuralların üzerine çıkaran budur. ” Sanatçı sanatını kendiyle savaşarak geliştirir. Gelişme her şeyden önce insanın kendiyle yıkışmasını gerektirir. Bir takım sanat akımlannın öncüleri öncesel bir takım kurallar ortaya koyabilirler ama gene de en başanlı yapıtlar bu kurallann dışında 6 gelişen yapıtlardır. Bir akıma bağlı sanatçılann en başaniılan o akımın bildiri’sine enaz uyan kişiler oldular. Her sanatçı kendi kurallanın sanatını yaparken ortaya koyar. Bu onun biraz da sanattan ne anladığıyla ya da ne beklediğiyle ilgilidir. Biraz da özgün olma kaygısıyla ilgilidir. “Seçkin şairler çoktandır şiir ülkesinin en çiçek/i topraklarını bölüştü ler. Ben daha başka bir şey yapacağım.

” Böyle diyordu Baudelaire. Sanatçının dünyası ayn olana apayn olana eğilimlidir. Filozof olsun sanatçı olsun yaratıcının dünyası sıradan kişilerin dünyasından daha çelişkili daha sorunlu daha içinden çıkılmaz ve elbette kolay kolay anlaşılmaz bir dünyadır. Tolstoy’un eşi bir tanırlığına şöyle demiştir: “Lev Nikolayeviç ‘le kırk sekiz yıl yaşadım, onun kim olduğunu anlamış değilim. ” Bu biraz da sanatçının bencil değil de benci oluşundan gelir. Her gerçek sanatçı bir gerçek Narkissos’dur. Sartre Baudelaire’i anlatırken şöyle der: “Baudelaire ‘in kökel tutumu eğilmiş bir adamın tutumudur. Kendi üzerine eğilmiş, Narkissos gibi. ” Her ne olursa olsun ne hazır bir kuraldan sanata ulaşılabilir ne de sanattan şaşmaz bir kurala ulaşılabilir. Koyduğumuz kurallar bir süre sonra ister istemez aştığımız kurallar olacaktır, aşmamız gereken kurallar olacaktır. Sanatçı için belirgin ya da evrensel kurallar olmadığı gibi sanat yapıtlanndan doğrudan doğruya çıkanlacak ve yeni yapıtıann oluşturulmasında olduğu gibi kullanılacak şaşmaz kurallar da yoktur. Bir sanat yapıtında kurallar yaratma süreçleri içinde oluşur ve gelişirler. Bu kurallar yapıtın özellikleri olarak kendilerini gösterirler. Bir yapıtı yapıt kılan kurallar bir başka yapıt için geçerli olmayabilir ya da olmayacaktır. Her anlatılan için bir aniatma biçimi gerekecektir.

Yapıt için tam anlamında kesinleşmiş kural sözkonusu değildir. Kural sanatta daha çok görü’yle ilgilidir, görmenin koşullanyla ilgilidir. Kural elbette vardır. Sanatçı yapıtını bir hiç’ den yola çıkarak gerçekleştirebilir mi? Her yapıt sanatçının açık ya da örtülü bir biçimde kendisiyle ya da tüm bilinç koşullanyla tartışa tartışa ortaya koyduğu kurallann belirleyiciliğinde oluşur. Ancak bu kurallan hukukun kurallan ya da daha kullanışlı bir deyimle hukukun yasalan gibi düşünmemek ve benzer durumlara uygulamaya kalkmamak gerekir. 7 Örneğin genç şair yazacağı şiirler için köklü bir takım dayanakların, yol gösterici bir takım formilllerin olması gerektiğini bilir. Bunlar hazır dayanaklar değildir, birinden ödünç alınacak cinsten, çarşıcia satılan cinsten şeyler değildir. Genç şairin bilinci henüz böylesi bir donanımla yüklü değildir, henüz böyle bir donanıını sağlamaya da uygun değildir. O durumda genç şair kuralların bir yerde bulunması gerektiği duygusuna ya da inancına kapılır. Birileri, bilen birileri bu yolda bana yön verebilir, şunu şöyle yapma böyle yap diyebilir, diye düşünür. Gerçekte genç şair haklıdır, böyle birileri her zaman vardır. Şiirini düzeltecek birilerinin olmasını ister o. Özellikle her anlamda emekli sanatçılar her an kurallar koymaya, böyle yaparsan şiir olur şöyle yaparsan şiir olmaz demeye yatkındırlar. Birilerine yol göstermek bilgeliğin şanındandır diye düşünmek de doğru olabilir, bu da bir düşünme biçimidir. Sanat yolunda çokça ilerleyememiş, ilerlerken bir yerlerde duralamış, bir yerlerde kendine ya da başka bir şeylere yenilmiş eski sanatçılar ya da sanatçı eskileri yeni sanatçıları yönlendirmede pek istekli olsalar da pek verimli olamazlar.

Onların genç sanatçılara zarar verdiğini de söyleyebiliriz. Bu neye benzer? Bisiklete binmeyi öğrenen birinin bisikletini “aman çocuk düşmesin” kaygısıyla tutmaya benzer. Siz hisikieti tutarsanız o denge deneyimleri yapamaz ki. Bisiklete binmeyi düşe kalka öğreniriz. Şiir yazmayı öğrenmek de düşe kalka olacaktır. Falanca usta şair şöyle söylemişti, bir de onun dediği gibi yapayım duygusu verimsiz bir duygudur. Genç şair kendini bu edilginliğe bıraktığı zaman sanatını henüz bulamadan yitirmeye mahkum duruma girmiştir. Sanatçı yeni biçimler bulmada yeni bileşimler oluşturmada en büyük desteğin kendi deneyimlerinden geleceğini bilmek zorundadır. Sanırım bütün sanatlar hatta yaşama sanatı bile insanın kendi deneyimlerini gereksinir daha çok. Bizden öncekilerin deneyimleri kendi deneyimlerimiz çerçevesinde önemlidir. Belli bir bilgi birikimimiz yoksa bizden öncekilerin yaşamış olduğu deneylerden, bu arada bizden öncekilerin yazmış olduğu kitaplardan yararlanamayız. En büyük ustaların yapıtlarını barındıran müzelere boş kafayla girmek sanatçı olma yolunda insana hiçbir şey getirmeyecektir. 8 “Hiçbir büyük kendini bir çırpıda kuramaz” diyen Stoa filozofu haklıdır. Yaşamın kumaşı yavaş yavaş örülür. Bu örülme işi çok zaman kendiliğinden edimlerle gerçekleşir.

Sanatta kendiliğindenlik bilimdekinden ve felsefedekinden daha belirgindir. Hiçbir alanda, sanat alanında da bir başka alanda da kendimizi bir çırpıda kuramayız. Sanada ilgili deneyimlere bütün bir ömrü ayırmak gerekir. Sanatçının işi başkalarının işine benzemez. Çok kişinin işi akşam biter ve sabah yeniden başlar. Bir banka memuru bir kuyumcu bir ayakkabıcı bir bakkal işinden çıktığı zaman özgürdür. Bütün gün çalışmış yorulmuştur, artık istediğini yapabilir: akraba ziyaretine gidebilir, bir birahanenin kuytu bir köşesine çöküp ufak ufak demlenebilir, gönlünce bir sinemaya dalıp rahat koltuklarda hafifçe kestirebilir. Kültür adamının düşünce dünyası gün yirmi dört saat çalışır. Genel olarak belli saatlerde çalışılır kalan zamanda dinlenilir. Bunu yapmaya hakkı daha doğrusu vakti olmayan üç kişi vardır: bilim adamı, sanatçı ve filozof. Bu kişiler uğraşlarının sorunlarını kesintisiz yaşarlar. Bilimsel düzeyde de sanatsal düzeyde de felsefi düzeyde de en temel sorun bütün zamanlar için adanmışlık sorunudur. Her insana bol bol yeten vakit bu üç insana yetmez gibidir. Vakit ne Balzac’a ne Flaubert’e ne Beethoven’e yetmiştir ne de benzer başka birine. Beethoven kendisini insanlarla ilişki kurmayı sevmeyen kibirli biri olarak görenlere kibirli falan olmadığını yalnızca bir takım birlikteiiidere vakit bulamadığım söyler.

Vakit şaire şiir yazmak için değil şiir deneyimleri yapmak için, şiir düşünmek için, şiirin ne olup ne olmadığını tartışmak için gereklidir. Daha temelde insan nedir sorusunu karşılamak için gereklidir. Şiir yazmak için gereken vakit ne kadar olabilir ki! Şiiri düşünmek şiiri yaşamak şiiri arayıp bulmak şiiri kurmak önemlidir, şiir yazmak nasıl olsa olur. Bir şairin beş yüz şiiri varsa bunlar olsa olsa beş yüz ya da dokuz yüz saatte yazılmışlardır. Şiirimizle ilgili enine boyuna deneyimlerimiz olmuşsa, şiirin ne olduğunu sanatın ne olduğunu insanın ne olduğunu uzun uzun araştırmışsak, bu araştırmalarımızdan kendimize uygun bakış açılarını derlemişsek, kendimize uygun yaratma kurallarını çıkarmışsak şiir yazmak iş 9 değildir. İş olmaz olur mu elbette iştir ama en azından bütün zamanı alacak bir iş değildir. Bu yüzden şair en başta donanımlı olmaya özen göstermeli dir. Şiir yazmak bir sonuçtur, insan her zaman şiir düşünür ama her zaman şiir yazmaz. Her zaman şiir yazsaydık, şiirin ne olup ne olmadığını düşünmeden şiir yazsaydık sanatımızın güçlü temellerini oluşturamazdık, o zaman sanatımız güdük kalırdı ve başkalarının bizim sanatımıza ulaşması olanaksız olurdu. Karanlıklık bir anlayış da olsa bir yanıyla beceriksizliği belirleyen bir durumdur. Sanatçının işi yaşamı aydınlatmaktır. Andre Maurois’nm dediği gibi “Sanat yaşam olamaz, yaşamın bir sunumu olabilir. “Gerçek sanatçı bir yaşam araştırmacısıdır. Şöyle diyordu George Sand: “Ölümle işimiz yok artık, bizim işimiz yaşamla. Ne mezarın hiçliğine inanıyoruz ne de zorla el etek çekmenin getireceği kurtuluşa.

Yaşam iyi olsun istiyoruz, çünkü onun verimli olmasını istiyoruz. ” Mareel Proust da şöyle der: “Gerçek yaşam yani bulunmuş ve aydınlatılmış yaşam, kısacası gerçek olarak yaşanmış tek yaşam her an tüm insanlarda ve sanatçıda içkindir. Ama tüm insanlar onu göremezler çünkü onu aydın/atmaya çalışmaz/ar. ” İyi düşünülmemiş sanat yetersizliklerle sakatıanmış olduğu için başkalarına ulaşmakta güçlükleri olan sanattır. Sanat bilinçterin ortaklığı çerçevesinde bir işletilebilirliği, bunun için de bir düşünce açıklığını gerektirir. F.Robert’in pek güzel söylediği gibi “Yalnızca yorumlamalarla açıklığa kavuşan ve yorumlama­ /arla tadına varılan yapıtları kendi yazgılarına bırakmak: insancı okuyucunun bakış açısı budur. Haklıdır, çünkü her kültürün temeli hiçbir yorumu gerektirmeden hiçbir bilgece durum belirlemelerini gerektirmeden doğrudan doğruya insanı yakalayan ve her zaman etkin olan metin/erin bütününden oluşur. ” Demek ki sanatçı başka sanatçılann sanatlanndan yararlanmayı önemsemekle birlikte kendi kurallannı kendi deneyimlerinden çıkaracaktır. Onun sanatı kendi yaşam koşullanndan ve dolayısıyla kendi bilinç koşullanndan damıtılmış olacaktır. Onun önünde başkalannın kurallan başkalannın deneyimleri vardır, kendisininkiyle örtüşmeyen başka kurallar başka deneyimler vardır, onun bu kurallardan bu deneyimlerden kendi öngörüleri çerçelO vesinde yararlanması gerekir. Bu yararlanma her zaman olumlu anlamda yararlanma olmayabilir, olumsuz anlamda yararlanma da önemlidir. Sanatçı da herkes gibi bilincini evetlerle olduğu kadar hayırlarla kurar. Ben olsam böyle yazmazdım duygusuna ulaşmak da önemlidir. Kötü örnekler yaşamda olduğu gibi sanatta da bizi iyiye ve güzele yöneltmekte belli bir itici güç oluşturabilirler.

Etkilenmek önemlidir, onun gibi yapmak çerçevesinde olmaktan çok onun gibi yapmamak çerçevesinde önemlidir. Evet, herkesin bucak bucak kaçar göründüğü ama bir türlü kaçamadığı etkilenme olgusu sanatta çok önemlidir. Genç sanatçılar etkilenmekten korkarlar ya da korkar görünürler, korkularını sık sık ortaya koyarlar. Oysa etkilenmek hem bir haktır hem de bir ödevdir ya da zorunluluktur. En azından kendinin olanı bulana kadar başkasının deneyimlerini yardıma çağırmak gerekecektir. Bunda aşağılanası bir durum yoktur. İnsan kendinin olanı ancak başkalarının deneyimleri içinde aniayabilir ve bulabilir. Birinden şiirin kurallannı öğrenmek değil ama birinin şiirinden şiirin kurallannı sezmek önemlidir. Bir şair yalnız öbür şairlerin yapıtlarından değil öbür sanatlarda ürün vermiş çeşitli sanatçılann yapıtlanndan da yararlanacaktır. Bir şair için bir Aragon elbette büyük bir kaynaktır ama bir Beethoven de çok büyük bir kaynaktır. Beethoven müzikte en verimli olabileceği gençlik yıllannda uzun uzun edebiyat öğrenimi görmüştü. İşte buradaki duyarlığı iyi anlamak gerekir.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir