Agota Kristof – Büyük Defter, Kanıt, Üçüncü Yalan

Büyük Şehir’den geliyoruz. Bütün gece yoldaydık. Annemizin gözleri kıpkırmızı. Elinde büyük bir kutu taşıyor, biz ikimiz de içinde giysilerimizin bulunduğu küçük birer valiz taşıyoruz, bir de Babamızın büyük sözlüğünü; kollarımız yorulduğunda sözlüğü diğerimiz alıyor. Uzun süre yürüyoruz. Anneanne’nin evi gara uzak, Küçük Şehir’in öbür ucunda. Burada, ne tramvay ne otobüs ne de araba var. Yalnızca birkaç askeri kamyon gelip geçiyor. Yayaların sayısı da az, şehir sessiz. Ayak seslerimiz duyuluyor; konuşmadan yürüyoruz, ortada Annemiz, iki yanında da biz. Anneanne’nin bahçe kapısının önünde Annemiz, “Beni burada bekleyin” diyor. Biraz bekleyip bahçeye giriyoruz, evin çevresinde dolaşıyoruz, seslerin yükseldiği bir pencerenin dibine çömeliyoruz. Annemizin sesini duyuyoruz: “Evde hiç yiyeceğimiz yok, ne ekmek ne et ne sebze ne de süt. Hiçbir şey. Onları doyuramıyorum artık.


” Başka bir ses: “Demek beni hatırladın. On yıldır hatırlamıyordun. Gelmedin, yazmadın.” Annemiz: “Sebebini gayet iyi biliyorsunuz. Babamı severdim ben.” Beriki: “Evet, şimdi de bir annen olduğunu hatırladın. Geldin, çünkü sana yardım etmemi istiyorsun.” Annemiz: “Kendim için bir şey istediğim yok. Çocuklarımın bu savaştan canlı çıkmalarını istiyorum. Büyük Şehir gece gündüz bombalanıyor, yiyecek yok. Çocuklar köylere gönderiliyor, akrabalarına veya yabancılara, nereye olursa olsun…” Öbür ses: “Sen de yabancıların yanına bir yerlere gönderseydin ya!” Annemiz: “Bunlar sizin torunlarınız.” “Torunlarım mı? Onları tanımıyorum bile. Kaç tane?” “İki. İki erkek çocuk. İkizler.

” Beriki, “Diğerlerini ne yaptın?” diye soruyor. Annemiz, “Hangi diğerleri?” diye soruyor. “Köpekler bir batında dört-beş tane doğurur. Bir veya ikisi saklanır, diğerleri de boğulur.” Beriki gülüyor. Annemiz bir şey söylemiyor. Aynı ses soruyor: “Babaları var mı bari? Bildiğim kadarıyla evli değilsin. Düğününe davet edilmedim.” “Evliyim. Babaları cephede. Altı aydır haber alamadım.” “Unut sen onu.” Beriki yeniden gülüyor, Annemiz ağlıyor. Bahçe kapısının önüne dönüyoruz. Annemiz yaşlı bir kadınla birlikte evden çıkıyor.

Annemiz: “İşte Anneanneniz. Bir süre, savaş bitinceye kadar onun yanında kalacaksınız.” Anneannemiz: “Çok uzun sürebilir. Ama kaygılanma, ben onları çalıştırırım. Yiyecek burada da bedava değil.” Annemiz: “Size para gönderirim. Valizlerde giysileri var. Kutuda da çarşaf ve battaniyeler. Uslu durun yavrularım. Size yazarım.” Bizi öpüyor ve ağlayarak uzaklaşıyor. Anneanne gülüyor. “Çarşaf, battaniye, beyaz gömlekler, cilalı pabuçlar! Ben size yaşamak neymiş göstereceğim!” Anneannemize dil çıkarıyoruz. Kalçalarını döverek basıyor kahkahayı. Anneanne’nin Evi Anneanne’nin evi Küçük Şehir’in dışındaki evlerden beş dakikalık yürüme mesafesinde.

Sonrasında barikatla kesilmiş tozlu bir yol var. Buradan öteye geçmek yasak, bir asker nöbet tutuyor. Makineli tüfeği ve dürbünü var, yağmur yağdığında nöbetçi kulübesine sığınıyor. Ağaçlarla örtülü barikatın ardında, gizli bir askeri üs olduğunu biliyoruz, üssün ötesinde sınır ve başka bir ülke var. Anneanne’nin evi bahçeyle çevrili, bahçenin arkasında bir dere akıyor, sonra orman başlıyor. Bahçede her çeşit sebze ekili, meyve ağaçları da var. Bir köşede tavşanlık, kümes, domuz ahırı ve keçiler için kulübe sıralanmış. En büyük domuzun sırtına binmeye çalıştık, ama üstünde durmak olanaksız. Anneanne sebzeleri, meyveleri, tavşanları, ördekleri, tavukları, ördek ve tavuk yumurtalarını, keçi peynirlerini pazarda satıyor. Domuzlar’da kasaba kimi zaman para karşılığında, kimi zaman da jambon veya füme sucuk karşılığında satıyor. Bir de hırsızlara karşı bir köpekle, fare ve sıçanlara karşı bir kedi var. Aç kalması için kediye sürekli yemek vermemek lazım. Anneanne’nin yolun karşı tarafında bir bağı var. Eve büyük ve sıcak bir mutfaktan giriliyor. Odun fırınında bütün gün ateş yanıyor.

Pencerenin kenarında, dev bir masa ve köşe sediri var. Bu sedirin üstünde uyuyoruz. Mutfaktan Anneanne’nin odasına açılan, sürekli kilitli bir kapı var. Buraya yalnızca Anneanne geceleri uyumak için giriyor. Bahçede, mutfaktan geçmeden girilebilen bir oda daha var. Odada yabancı bir subay kalıyor. Bunun da kapısı kilitli. Evin altında, tıka basa yiyecek dolu bir kiler var, üstünde ise bir tavan arası; merdivenini testereyle kestiğimiz için Anneanne düştü ve canı acıdı, onun için artık yukarı çıkmıyor. Tavan arasının girişi, subayın kaldığı odanın kapısının hemen üzerinde; yukarıya halatla tırmanıyoruz. Kompozisyon defterini, Babamızın sözlüğünü ve saklamak zorunda olduğumuz diğer eşyaları buraya çıkarıyoruz. Kısa sürede bütün kapıları açan bir anahtar yapıyoruz ve tavan arasının zeminine delikler açıyoruz. Evde kimse olmadığı zaman, anahtar sayesinde her yere rahatça girip çıkabiliyoruz, delikler sayesinde de Anneanne ile subayı odalarında gizlice gözetliyoruz. Anneanne Anneannemiz, Annemizin annesi. Onun evine gelmeden önce Annemizin bir annesi olduğunu bilmiyorduk. Biz ona Anneanne diyoruz.

İnsanlar ona Cadı, o da bize “itoğlu itler” diyor. Anneanne ufak tefek ve zayıf. Siyah bir başörtüsü var. Giysileri koyu gri. Ayağında eskimiş postalları var. Hava güzel olduğunda yalın ayak geziyor. Yüzü buruşuk, kahverengi lekelerle kaplı, üzeri tüylerle örtülü et benleri var. Ağzında diş kalmamış, en azından görünürde dişi yok gibi. Anneanne hiç yıkanmıyor. Bir şey yiyip içtiğinde ağzını siyah başörtüsünün kenarına siliyor. Donsuz geziyor. Çişi gelince olduğu yerde duruyor, bacaklarını açıp eteklerinin altından yere işiyor. Bunu evde yapmıyor tabii. Anneanne hiç soyunmuyor. Gece odasını gözetledik.

Etekliğini çıkarıyor, içinde bir eteklik daha var. Böylece yatıyor. Başörtüsünü de çıkarmıyor. Anneanne az konuşuyor. Geceleri hariç. Geceleri, raftan bir şişe alıyor, kafasına dikip içiyor. Sonra da anlamadığımız bir dilde konuşmaya başlıyor. Yabancı askerlerin konuştuğu dilde değil, bambaşka bir dil bu. Anneanne bilmediğimiz bu dilde kendine sorular sorup cevaplar veriyor. Kâh gülüyor kâh sinirlenip bağırıyor. Sonunda da, hemen hemen her zaman, ağlamaya başlıyor; sendeleyerek odasına giriyor, yatağa yuvarlanıyor; gece boyunca hıçkırıklarını duyuyoruz. Görevler Anneanne’ye karşı bazı görevlerimiz var, bunları yapmazsak bize yemek vermiyor ve geceyi dışarıda geçirmek zorunda kalıyoruz. Başlangıçta ona boyun eğmiyoruz. Bahçede uyuyup çiğ sebze meyveyle besleniyoruz. Sabah, gün doğmadan, Anneanne’nin evden çıktığını görüyoruz.

Bizimle konuşmuyor. Hayvanları besliyor, keçileri sağıyor, sonra da hepsini dere kenarına götürüp bir ağaca bağlıyor. Bahçeyi suluyor, sebzeleri, meyveleri toplayıp el arabasına yüklüyor. Yumurta dolu bir sepet, kafeste bir tavşan ve bir tavuk veya ayakları bağlı bir ördek de koyuyor el arabasına. Arabanın kolanını ince boynuna dolayıp başı eğik halde pazara yollanıyor. Ağırlıktan sendeliyor. Yoldaki taşlar, çukurlar dengesini bozuyor, ördek gibi ayaklarını içe basarak yürüyor. Şehre doğru pazara kadar hiç durmadan yürüyor, arabayı bir kez olsun yere bırakmıyor. Pazardan dönünce, satamadığı sebzelerle çorba, meyvelerle de reçel yapıyor. Yemek yiyor, bağında bir saat kadar öğlen uykusuna yatıyor, sonra bağıyla uğraşıyor, yapacak bir şey yoksa eve geri dönüyor, yeniden hayvanları yemliyor, odun yarıyor, keçileri geri getirip sağıyor, ormana gidip kuru odun, mantar topluyor, peynir yapıyor, mantarları ve fasulyeleri kurutuyor, sebzeleri kavanozlara koyuyor, bahçeyi yeniden suluyor, mahzenini düzenliyor; hava kararıncaya kadar böyle çalışıyor. Evdeki altıncı sabahımızda Anneanne evden çıktığında, bahçeyi çoktan sulamıştık. Domuzların yemiyle dolu ağır kovaları elinden alıyor, keçileri dere kıyısına götürüyor, el arabasını yüklemesine yardım ediyoruz. Pazardan döndüğünde de odun yarıyoruz. Anneanne yemekte, “Anladınız, yemeği ve yatağı hak etmek lazım” diyor. “Öyle değil, çalışmak çok zor, ama hiçbir şey yapmadan seyretmek daha da zor, hele çalışan yaşlıysa.

” Anneanne kıkırdıyor. “İtoğlu itler! Bana acıdığınızı mı söylüyorsunuz?” “Hayır, Anneanne. Yalnızca kendimizden utandık.” Akşamüstü ormandan odun topluyoruz. Artık yapabildiğimiz bütün işleri yapıyoruz. Orman ve Dere Orman çok büyük, dere küçücük. Ormana gitmek için dereyi geçmek lazım. Sular çekildiğinde taşların üzerinden atlayarak dereyi aşabiliyoruz. Ama bazen çok yağmur yağıyor. Soğuk ve çamurlu su belimize geliyor, Bombardıman sırasında yıkılan evlerin yıkıntıları arasında bulduğumuz tuğla ve tahtalarla bir köprü yapmaya karar veriyoruz. Köprümüz çok sağlam. Anneanne’ye gösteriyoruz. Denedikten sonra, “Çok iyi olmuş. Ama ormanın içlerine dalmayın. Sınır çok yakın, askerler size ateş edebilir.

Bir de sakın kaybolmayın. Sizi aramaya gelmem” diyor. Köprüyü yaparken balıklar gördük. Derenin üzerinde kimi yerde ağaçların dalları birleşmiş; balıklar buralara, büyük taşların altına, çalılıkların gölgesine gizleniyorlar. En büyük balıkları seçiyoruz, yakalayıp sulama kovamıza dolduruyoruz. Gece eve götürdüğümüzde Anneanne, “İtoğlu itler! Bunları nasıl yakaladınız?” diye soruyor. “Ellerimizle. Çok kolay. Sadece hareketsiz durup beklemek gerek.” “Öyleyse çokçana yakalayın. Yakalayabildiğiniz kadar.” Ertesi gün Anneanne sulama kovasını el arabasına yüklüyor ve balıklarımızı pazarda satıyor. Sık sık ormana gidiyoruz, hiç kaybolmuyoruz; sınırın hangi yanda olduğunu biliyoruz. Kısa süre sonra nöbetçiler bizi tanımaya başlıyor. Bize ateş etmiyorlar.

Anneanne bize zehirli mantarlar ile zehirli olmayan mantarları ayırt etmeyi öğretiyor. Ormandan sırtımızda odun demetleri, küfelerle mantar ve kestane getiriyoruz. Evin duvarına dayayıp sundurmanın altına odunları diziyoruz. Anneanne evde yokken ocakta kestane kızartıyoruz. Bir seferinde ormanın derinliklerinde, bir bombanın açtığı çukurun kenarında, ölü bir asker buluyoruz. Bedeni parçalanmamış, yalnızca gözleri yok, kargalar oymuş. Tüfeğini, mermilerini, el bombalarını alıyoruz; tüfeği odun yığınına, mermileri ve el bombalarını sepetlerimize, mantarların altına saklıyoruz. Anneanne’nin evine dönünce bunları saman ile patates çuvallarının arasına sarıyoruz, subayın penceresinin önündeki sıranın altına gömüyoruz.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir