Taha Akyol – Mezhep ve Devlet

Elinizdeki kitap 1999 yılında yayımlanmış ve kısa sürede 7 baskı yapmıştı. Kitap yayımlandığında Türkiye’nin İran olacağı âdeta iliklere işlemişti, 28 fiubat’ın önderi olan askerler Türkiye’nin böyle bir tehlikeyle burun buruna olduğunu dünya âleme ilan ediyorlardı. Tarihi hiç bilmediklerine, sosyal bilimlerin bakış tarzına sahip olmadıklarına hükmediyordum. Bizde Atatürk’ün, İran’da Humeyni’nin devrim yapması, her şeyi izah etmeye yeter miydi? Niye Atatürk Türkiye’den, Humeyni İran’dan çıkmıştır, bunun tarihi ve sosyolojik sebeplerinin olması gerekmez miydi? Öte yandan, tarihimizdeki mezhep hareketlerini mezhep gözlüğüyle izah etmek mümkün müydü, ekonomik, siyasi ve sosyal faktörlerin rolü neydi? Bu sorular konuların derinliğini, tarihi ve sosyolojik açıdan bakma gereğini ortaya koyuyordu. Bu amaçla elinizdeki kitabı hazırlamıştım. Erişemediğim akademik kaynakları yabancı kütüphanelerden temin eden Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi Kütüphanesi’nin o zamanki müdürü Prof. Azmi Özcan’a teşekkürümü ifade etmek isterim. Kitap yayımlandıktan sonra çeşitli siyasi görüşlere sahip ve aynı zamanda bilimsel araştırmaya değer veren kalemlerin takdiri beni elbette mutlu etti, teşekkür ediyorum. Bunlardan alçakça bir siyasi cinayete kurban giden Ahmet Taner Kışlalı’yı rahmetle anıyorum. İlk baskıdan bu yana geçen on yıl, kitaptaki tezlerin geçerliğini “test” etmek için önemli bir zaman dilimidir. “İran paranoyası”nın artık dillerden düşmüş olmasının kitaptaki tarihi ve sosyolojik analizleri doğruladığını düşünüyorum. Bu değerlendirmeyi okurların takdirine sunmak için kitapta hiçbir ekleme ve çıkarma yapmadım. Kitabın yeni baskısına karar veren ve özenle gerçekleştiren Doğan Egmont Genel Müdürü Sayın Gülgün Çarkoğlu ile çalışma arkadaşlarına şükranlarımı sunuyorum. Eylül 2010, Mecidiyeköy Bektaşilik ve Osmanlı şemsiyesi İstanbul’da toplanan Uluslararası 2. Ehl-i Beyt Kurultayı’nda, eski Osmanlı coğrafyasından ve çeşitli ülkelerden, özellikle de Balkanlar’dan gelen Alevi ve Bektaşi cemaat liderleri sırtlarında cüppeleri, başlarında Bektaşi kavuklarıyla sadece gönüllere değil, gözlere de bir kültür ziyafeti çektiler.


İzzettin Doğan liderliğindeki Cem Vakfı ile bu kurultayı düzenleyen Fermani Altun liderliğindeki Ehl-i Beyt Vakfı’nın çalışmalarını sempati ve takdirle izliyorum. Kültürel zenginliğimizin gelişmesi bakımından önemli buluyorum. Ehl-i Beyt Kurultayı’nda Balkanlar’dan gelen kavuklu ve cüppeli Bektaşileri görüp de iktisat tarihçisi merhum Ömer Lütfi Barkan’ın anlattığı “kolonizatör Türk dervişleri”ni hatırlamamak mümkün mü? Kökü Orta Asya’daki Hoca Ahmed Yesevi’ye kadar uzanan bu “derviş” ya da “Horasan erenleri” geleneği Anadolu’da başta Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre olmak üzere, Sarı Saltuk, Hacı Bayram, Somuncu Baba, Geyikli Baba, Kılıç Baba gibi tasavvuf erlerini yetiştirdi ve Balkanlar’a uzandı. Nitekim Ehl-i Beyt Kurultayı’na katılan Balkanlı temsilcinin adının Seyyid Naki Horasani (Horasanlı) olması da bu “silsile”yi ortaya koymaktadır. Barkan’ın anlattığı gibi, çoğu Bektaşi olan bu şeyh ve dervişler, Balkan fetihlerinde askeri harekâttan önce veya sonra buralara yerleşerek zaviye ve tekkeler açmışlar, buraları kültürel ve sosyal merkezler haline getirmişlerdir: Bu merkezlerle Türk dil ve dinini yaymaya başlayacak bu misyonerlere ve gönüllü muhacirlere malik olmak, yeni kurulmakta olan Türk (Osmanlı) devletinin en büyük kuvvetini temsil etmiştir. Bu şeyh ve dervişler, dünya ekonomik dengesi Atlantik’e kayıp da Osmanlı timar sistemi bozuluncaya kadar, Balkanlar’da Osmanlı sosyal nizamının önemli unsurlarından birini oluşturmuşlardır. Bizzat ziraatle, bağ, bahçe ve değirmencilik gibi işlerle uğraşarak hem göçebelere örnek olmuşlar, hem sosyal yardım faaliyetleriyle çevredeki Müslüman ve Hıristiyan ahalinin sevgisini kazanmışlardır. Derviş gazi, alp, alperen, abdalan-ı Rum gibi adlarla anılan ve ilk Osmanlı padişahlarının gaza ve yol arkadaşları olan sufi (mistik) gazi-evliyalar ve müritler arasında “baciyan-ı Rum” (Anadolu bacıları) olarak adlanan kadın zümreler de vardır. Prof. Barkan kadın tekke şeyhlerinden bazılarının adlarını vermektedir: Kıza Bacı, Ahi Ana, Sakari Hatun, Hacı Fatma, Hendi Hacı, Sume Bacı gibi… Osmanlı kayıtlarında bu kadın tekke şeyhleri “saliha ve mütedeyyine, ehl-i vilayet (yani evliya)” gibi saygılı ifadelerle anılmaktadır. Bunlardan Hatun Ana, Hacı Bektaş Veli’nin mürididir ve Hacı Bektaş Veli onu evlat edinmiştir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve sosyal düzenin oluşmasında büyük rol oynayan esnaf teşkilatı Ahilik de bir sufi tarikatıdır. Osman Gazi’nin mürşidi Şeyh Edebalı kerametine inanılan ve son derece saygın bir Ahi şeyhidir, aynı zamanda fıkıh (İslam hukuku) âlimidir. Osman Gazi’nin bir rüyasını yorumlayarak küçük beyliğin büyük bir imparatorluk halinde dünyayı tutacağını “keramet” olarak haber vermesi, asırlar boyunca kuşakları etkilemiş, Osmanlı Beyliği’nin karizmasına büyük destek olmuştur. Şeyh Edebalı’nın kızı Mal Hatun’u Osman Gazi’yle evlendirmesi, o devrin kültür anlayışında manevi bir “beşaret” (“müjde”) olarak yorumlanmıştır.

Osman Gazi, Orhan Gazi ve I. Murad Gazi zamanında Osmanlı Devleti’nin kuruluş gelişmesinde büyük rol oynayan Ahi Hasan, Ahi Mahmud ve Çandarlı Kara Halil de Ahi tarikatına mensuptur. I. Murad’ın kendisi de Ahi reislerinden olup, “Ahilerden kuşandığım kuşağı Ahi Musa’ya kendi elimle kuşadup Malkara’ya Ahi diktim (atadım)” demektedir. Sultan Murad, Ahi Musa’ya verdiği “icazet”in isterlerse Ahi Musa’nın “evlatlarından ve gügeygülerinden (güveyilerinden) bunu hak edenler için de geçerli olacağının şer’le (şeriatla) zahir ve sabit olmasını” istemiştir. İsmini andıklarımızdan başka, padişahla birlikte “gazi” derviş ve babalardan Abdal Murad, Abdal Musa, Tuğlu Baba, Konur Alp, Turgut Alp, Hüseyin Alp gibi kahraman “alperenler”i de saymalıyız. Prof. Halaçoğlu’nun belirttiği gibi XIV. yüzyılın sonu ile XV. yüzyılda bu tarikatların kuvvetlenerek Anadolu’nun siyasi tarihinde söz sahibi olmaları beyliklerin, özellikle de Osmanlı’nın bu tarikatları himaye etmesi sebebiyledir. Osman Gazi ile çocukları baba ve dervişlere, şeyhlere, âlim ve mutasavvıflara son derece saygılıdır.[1] Bu aşamada, Türkmen dervişleri ile Osmanlıların “yol arkadaşlığı” apaçık bellidir; birlikte “gazi”dirler, tekkede, zaviyede, dergâhta, tarikatta “yoldaş”tırlar. Osmanlılar bu dervişlerin, şeyhlerin, tarikatların önemini takdir etmiş, bunlara topraklar tahsis ederek tekke ve zaviyeler açmalarını desteklemiştir. Barkan’ın dediği gibi: Bir sosyal yardım kurumu olduğu kadar, bu tekkeler, aynı zamanda bir imar ve iskân vasıtası, emniyet ve ulaşım temini ve dinî propaganda bakımından birinci derecede ehemmiyetli tesislerdir. Osmanlı padişahlarının toprak tahsis ederek desteklediği bu tekke, zaviye, dergâh gibi kurumların nasıl çalıştığına ilişkin bir örnek: Bu zaviyelere uğrayan yolcular orada herkese açık bir misafirhane, yatacak yer ve yiyecek bulabilmektedir.

Hatta bunlardan bazılarında mevcut kazan ve tepsilerin sayısı, hiç olmazsa ayin ve bayram günlerinde büyük ölçekte yemek dağıtıldığını ispat etmektedir. Mesela Hasköy’ün köylerinde Yağmur Oğlu Hasan Baba zaviyesinde 16 kazan, 37 tepsi ve 16 bakraç vardır ve senede 350 kadar adak koyun kesilmektedir…[2] Fetih ordularının manevi ve sosyal kolu olan bu sufi dervişler hem “gazi”dirler, “kâfirlere karşı gaza” yapmışlardır, hem de son derece hoşgörülü, dogmatizmden uzak, sevecen insanlardır. Balkanlar’daki Pax Ottomana’nın sosyal ve kültürel dayanaklarından birinin bu tarikatlar olduğu muhakkaktır. Ahmed Yesevi ve Hacı Bektaş Veli hazretlerinin Anadolu ve Balkanlar’daki “çerağ”ları olan şeyh ve dervişlerin temsil ettiği bu manevi ve sosyal değerler sayesinde Bektaşilik, Türk kültürünün yayılmasında çok önemli bir rol oynamış, Osmanlı tarafından da korunup desteklenmiştir. Bunun bir örneği, Budin (Budapeşte) fethinde şehit düşen Gülbaba’nın cenaze namazını Ebussuud Efendi’nin kıldırması, namaza bizzat Kanuni’nin katılması ve Kanuni’nin emriyle Gülbaba Türbesi’nin yapılmasıdır. Macaristan’daki önemli Osmanlı eserlerinden biri olan Gülbaba Türbesi, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti tarafından restore edilerek 3 Eylül 1997’de Türk ve Macar cumhurbaşkanlarının katıldığı resmi törenle ziyarete açılmıştır. Şeriatın kurallarından ve kelamın (teoloji) ince tartışmalarından ziyade Allah, Muhammed, Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi, iyilik, dayanışma, hoşgörü, diğerkâmlık gibi değerlere dayalı bir sevap duygusuyla birlikte, cihat ve gaza heyecanına dayalı tarikatlara çok genel bir terimle “sufi tarikatlar” denilmektedir. Alevi ya da Sünni denilsin, bu tarikatlarda aslolan tasavvuftur, sufiliktir, mistisizmdir. Bu “derviş gaziler” ve “bacı”lar sufi İslam’ın insanlarıdır, sufi Müslümanlardır. Sufi hareketler standart bir tip oluşturmayıp çok çeşitlidir. Birtakım “marjinal” gruplara da sufi denilmektedir. Kentli, rafine, belli bir “irfan” ve “edep” geliştirmiş, entelektüel düzeyi yüksek, kültürümüz ve sosyal dokumuz için büyük katkılarda bulunmuş sufi tarikatlar da vardır ki, bunların hemen tamamının kökeni Türkistanlı Hoca Ahmed Yesevi’dir. Sünni nitelikli Mevlevilik ile Alevi nitelikli Bektaşilik hem entelektüel ve moral bakımından, hem tarihi etkileri bakımından tarikatların en önemlileridir. Sünni Osmanlı, başta bu ikisi olmak üzere, bütün sufi tarikatlarını desteklemiştir. Prof.

Metin Kunt şunları yazıyor: Hoşgörüleriyle, dogmatik-olmayan ve coşkulu İslam anlayışlarıyla bu, ister kentli ister kırsal kökenli, sufî tarikatları gayrimüslimlerin İslamı kabul etmesini kolaylaştırmışlardır. Ya da en azından, dinî olduğu kadar sosyal amaçlı birliktelikler sağlayarak, karşılıklı saygı içinde yakın ilişkilerle bir arada yaşamayı kolaylaştırmışlardır. XIX. yüzyılda milliyetçilik cereyanları çıkıncaya kadar, devletin en zor dönemlerinde bile Balkanlar’da Osmanlı nizamına (Pax Ottomana) karşı Hıristiyan toplumların önemli bir ayaklanmaya yönelmemiş olmalarındaki sebeplerden biri de budur. Çoğunluğu kesinlikle Yesevi ve Bektaşi olan bu dervişlerin Balkanlar’daki faaliyetlerini böyle anlatan Prof. Kunt, devletin tavrı konusunda da şunları yazıyor: Bunların işlevini takdir eden Osmanlılar, bu tarikatlara arazi bağışlayarak Balkanlar’da yayılmalarını teşvik etti. Bir bütün olarak baktığımızda, Müslümanlar kibirli istilacılar olarak değil, fakat çok defa hoşgörülü, zaman zaman da sevecen komşular olarak belirdiler.[3] Bundan başka devletin geliştirdiği üreticiyi koruma politikaları da Balkanlar’daki Osmanlı idaresinin uzun ömürlü olmasını sağlamıştır, ama bu ayrı bir konudur. Bektaşiliğin etkileri

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.