Wilbur Smith – Nehir Tanrisi

Dökme fırınından çıkan erimiş maden gibi parlak nehir ağır ağır akıyordu çölde. Gökyüzü sıcağın buğusuyla titreşiyor, güneş sanki bakırcı çekicinin darbeleriyle her şeyi dövüyordu. Nil nehrini çevreleyen alçak tepeler darbelerin etkisiyle sarsılıyor gibiydi. Teknemiz papirüs yataklarının yakınından geçerken, su taşıyan sakaların gergin ve uzun kollarındaki su kovalarının gacırtılarını duyabiliyorduk. Bu ses teknenin burnundaki kızın şarkısıyla uyum içindeydi, Lostris on dört yaşındaydı. Onun kızıl kadın ayının ilk kez çiçek açtığı gün Nil en son taşkınına başlamış, Hapi rahipleri bu olayı çok talihli bulmuşlardı. Bebeklik adını atarak ona verdikleri kadınlık adının anlamı ‘Suların Kızı’ demekti. Onu o gün öylesine canlı hatırlıyorum ki… Yıllar geçtikçe daha da güzelleşecek, ancak bakire kadınlığın parıltısı asla o günkü kadar güçlü olamayacaktı. Teknedeki erkeklerin hepsi, hatta kürek çeken savaşçılar bile bunun farkındaydılar. Ne ben, ne de onlar, gözümüzü kızdan ayırabiliyorduk. Kız beni yetersizlik duygusuyla dolduruyor, içime derin bir özlem yayıyordu; ben her ne kadar hadımsam da, bir kadının vücudunun zevkini tattıktan sonra hadım edilmiştim. “Taita.”diye seslendi bana. “Sen de benimle şarkı söyle!” İstediğini yapınca sevinçle gülümsedi. Fırsat buldukça beni yanından ayırmamasının nedenlerinden biri de sesimdi; tenor sesim onun o güzel sopranosunu kusursuz denecek kadar tamamlardı.


Ona öğrettiğim eski köylü aşk şarkılarından birini okumaya başladık: Kalbim yaralı bir bıldırcın gibi titrer Sevdiğimin yüzünü görünce Yanaklarım seher göğü gibi kızarır Onun gülümsemesinin ışığıyla… Arka taraftan başka bir ses bizimkine karıştı. Bu güçlü ve gür bir erkek sesiydi, ancak benimkinin berraklığı ve saflığından eser yoktu. Benim sesim şafağı karşılayan bir ardıç kuşuna benzetilebilirce, bu genç ses de bir aslanın sesi olabilirdi. Lostris başını çevirdi, gülümsemesi Nil’in üzerindeki güneş ışınlan gibi parıldıyordu. Gülümseme oyununu oynadığı adam benim dostumdu, belki de tek sadık dostum, ama yine de genzimi yakan kıskançlığın acı tadını hissettim. Ancak onun gibi ben de, Tanus’a sevgiyle bakıp gülümsedim. Tanus’un babası Pianki, yani Lord Harrab, Mısırlı soyluların, ileri gelenlerinden biri, annesiyse özgür bir Tehenu kölesinin kızıydı. Kadın kendi insanlarının pek çoğu gibi sarışın ve mavi gözlüydü. Tanus daha küçük bir çocukken bataklık hummasından ölmüş olduğu için onu pek de iyi hatırlayamıyordum. Ancak yaşlı kadınlar her iki krallıkta böylesine bir güzelliğin çok ender görüldüğünü söylerlerdi. Öte yandan, Tanus’un babasını, bir zamanlar Firavun’un servetiyle kıyaslanabilecek servetini ve büyük topraklarını kaybetmesinden önce de tanırdım. Esmer teni, cilalı obsidyen taşı renginde Mısırlı gözleriyle, güzelden çok güçlüydü ama cömert ve soylu bir yüreği vardı; kimileri için fazla cömertti ve insanlara fazla güvenirdi; sonunda kalbi dost bildikleri tarafından kırılmış olarak, tek başına, Firavun’un güneşinden yoksun kalarak, karanlıklar içinde ölmüştü. Böylece Tanus hem annesinden, hem babasından, dünyevi servet dışında, en iyi şeyleri miras almıştı. Doğası ve gücü açısından babasını, güzelliğiyle de annesini andırırdı. Neden hanımımın onu sevmesini kıskanıyordum ki? Hadım olan zavallı ben de Tanus’u severdim aslında.

Hoş hadım olmasaydım ve tanrılar beni köleden daha yüksek biri olarak yaratmış olsalardı bile, kıza ben sahip olamayacaktım. Ama insan doğası bir gariptir işte; asla sahip olamayacağım şeyin açlığını çekiyor ve olanaksızı hayal ediyordum. Lostris burundaki minderin üstünde otururken köle kızlar ayakları dibinde yere çökmüşlerdi. Birer panter kadar esnek olan Kuş’lu iki kara küçük kız çırılçıplaktı ve boyunlarında sadece altın boyunduruklar vardı. Lostris’in üzerinde bir kartal kanadı kadar beyaz pamuklu bir etekten başka bir şey yoktu. Güneşin okşadığı vücudunun üst kısmı Biblos dağlarındaki cilalı sedir ağaçlarının incirler rengindeydi. Uçları kırmızı göğüsleri koparılmaya hazır incirler gibiydi. Kız resmi perukasını çıkarmış, saçlarını kalın bir ip gibi göğüslerinden birinin üzerinden sarkıtmıştı. Gözlerinin çekikliği, gözkapağının üstüne ustaca sürdüğü toz bakmasının gümüşi yeşiliyle daha da vurgulanmıştı. Gözleri Nil’in sularının azaldığı ve değerli alüvyon birikimini kıyıya yığdığı zaman aldığı o koyu ve daha duru yeşildendi. Memeleri arasında altın bir zincir ucunda, altın ve lapis lazuli taşından yapılma Nil tanrıçası Hapi’nin bir heykelciği sallanmaktaydı. Bu kusursuz parçayı ona kendi ellerimle yapmıştım. Tanus birden sağ elini yumruk yapıp kaldırdı. Kürekçiler tek küreklerini aynı hareketle güneşte parıldatarak kaldırdılar. Tanus dümen küreğini suya daldırdı, iskele tarafındaki kürekçiler küreklerini suya batırıp geri, sancak tarafındakiler hızla ileri ittiler, sonra iki taraf birden aynı yönde kürekleri çekince tekne ileri fırladı.

Kenarlarında Horus’un mavi gözleri çizilmiş olan teknenin burnu papirüs duvarını yararak nehirden çıkıp ötedeki lagün gölünün sakin sularına girdi. Lostris şarkıyı kesip ileri baktı. Zarif eliyle işaret ederek, “İşte oradalar!” diye bağırdı. Tanus’un birliğinin öteki tekneleri lagünün güney ucunda atılmış bir ağ gibi durmuşlar, büyük nehrin ana girişini keserek o yandan kaçışı önlemişlerdi. Tanus çarpışmanın en şiddetli olacağını bildiği kuzey yönünü seçmişti kendine. Bunun böyle olmamasını isterdim. Korkak falan değilim, ama hanımımın güvenliğini düşünmek zorundayım. Lostris epey numara çevirdikten sonra Horus’un Soluğu’na binmeyi başarmıştı. Babası onun ava katıldığını öğrenince başım belaya girecekti. Üstelik onun bütün bir gün Tanus’un yanında olmasından sorumlu olanın ben olduğum anlaşılınca, ayrıcalıklı durumum bile beni onun öfkesinden koruyamayacaktı. Bu delikanlı konusundaki talimatı çok kesindi. Ancak teknede huzursuz olan tek kişi de bendim sanırım. Ötekiler heyecandan yerlerinde duramıyorlardı. Tanus bir el işaretiyle teknenin hızını kestirdi, tekne kayarak durdu. Yemyeşil sular o kadar sakindi ki, başımı uzatıp baktığımda, her zaman olduğu gibi şaştım güzelliğimin bunca yıldır devam etmiş olmasına.

Bence yüzüm, başımı çevreleyen mavi lotus çiçeklerinden bile daha güzeldi. Ancak tayfalar birden harekete geçtiklerinden kendime hayran olacak fazla zaman bulamadım. Tanus’un subaylarından biri direğe onun özel bayrağını çekti. Bu kuyruğunu kaldırmış, çenelerini açmış mavi bir timsah resmiydi. Sadece On Binin En İyisi rütbesinde olan bir subayın kendi bayrağı olurdu. Tanus daha yirmi yaşına gelmeden bu rütbeye ve Firavun’un seçkin muhafızlarının oluşturduğu Mavi Timsah Tümeninin komutasına getirilmişti. Direğe çekilen bayrak avın başlaması için işaretti. Ufukta küçük görünen diğer teknelerin kürekleri uçan yaban kazlarının kanatlan gibi inip kalkmaya başlamıştı. Tanus uzun bronz bir tüp olan gongu arkadan suya indirip başını suyun içine soktu. Aynı madenden bir tokmakla vurunca suyun içinde yayılacak olan tiz ses avımızı şaşkına çevirecekti. Sakin yaradılışlı olan ben bunun öldürücü bir öfkeye dönüşebileceğini bilirdim. Tanus bana bakıp güldü. O heyecanı içinde bile benim kaygılarımı sezmişti. Kaba bir askere göre olağanüstü bir sezgi yeteneği vardı. ‘Tarta, arkaya gel!” diye emretti.

“Gongu sen çalacaksın. Böylece bir süre o güzel postunun güvenliğini düşünmekten vazgeçersin.” Onun bu kabalığı beni incitmişse de, çağırdığı için sevinmiştim, çünkü kıç sudan epey yüksekti, isteğini hiç de onurlu olmayan bir aceleyle yerine getirirken, “Hanımıma dikkat et,” dedim sert bir sesle. “Duydun mu, çocuk? O da senin kadar çılgındır, sakın onu kışkırtayım deme.” Bir zamanlar öğrencim olduğu ve o asker kıçına pek çok kere değneği indirdiğim için on binlerin bu ünlü komutanıyla böyle konuşmaya hakkım, vardı. O günlerde olduğu gibi, yine küstahça bakıp güldü bana. O hanımı benim ellerime bırakmanı yalvarırım, eski dostum, dedi. “İnan bana, bundan daha fazla istediğim bir şey olamaz.” Bu saygısızlığı için onu azarlamak için duraklamadan aceleyle arka taraftaki yerime gittim. Tanus da yayını aldı. Bu yay ordu içinde, hatta büyük nehrin şelalelerden denize kadar olan bölümünde ün salmıştı. Elindeki zayıf yaylarla artık yetinemediği zaman bunu ona ben tasarlayıp yapmıştım. Vadilerimizde yetişen zayıf tahtalardan başka bir madde aramamız gerektiğini söylemiştim; belki de Hititler ülkesinden zeytin ağacı ya da Kuş ülkesinden abanoz ağacı tahtası denemeliydik. Hatta gergedan boynuzu ya da fildişi gibi daha garip maddeleri. Ancak işe başlayınca karşımıza bir sorun çıkmıştı.

Birincisi bu egzotik malzemenin gevrekliğiydi. Doğal halleriyle hiçbiri kırılmadan bükülmüyordu; ancak en büyük ve bu nedenle en pahalı fildişinden tam bir yay yapabiliyorduk. Bu iki sorunu küçük bir fildişini ince uzun parçalara ayırıp bunları bir yay biçiminde yapıştırarak çözümledim. Ama ne yazık ki, yay hiçbir insanın bükemeyeceği kadar sert olmuştu. Ancak ondan sonra seçtiğimiz dört maddeden zeytin ağacı, abanoz, boynuz ve fildişi parçalar kesip birbirlerine yapıştırmayı akıl etmek güç olmadı. Kuşkusuz bu maddelerin karışımlarını ve uygun bir yapıştırıcı bulmak için aylar geçmişti. Sonunda tüm yayı gererken dağılmaması için baştan aşağı iple sımsıkı sardıktan sonra Tanus iki kişinin, yardımıyla tutkal henüz sıcakken yayı gerebildi. Tutkal soğuduğunda yay istenen biçimi ve esnekliği almıştı. Ondan sonra Tanus’un çölde bronz uçlu mızrağıyla avladığı büyük bir kara yeleli aslanın barsaklarından ip yaptım. Böylece yüzlerce kişiden sadece birinin sonuna kadar çekebildiği güçte bir yay ortaya çıkarmıştım. Askeri okçuluk stiline göre, hedefle yüz yüze geldikten sonra ok göğüse dayanana kadar çekilir, bir an böyle durulur, sonra emir verilince gönderilirdi. Ancak bu yayı çekip kıpırdatmadan tutmak Tanus’un bile harcı değildi. Bu nedenle yepyeni bir stil geliştirmek zorunda kalmıştı. Hedefe yan olarak durur, yayı sol eliyle uzatır, oku tutan sağ elini dudaklarına değene kadar çekerdi. Tam gerginliği sağladığı anda da sanki nişan almıyormuş gibi zahmetsizce bırakıverirdi.

İlk başlarda okları kovandan fırlayan anlar gibi rastgele uçmuşlarsa da, aylar boyunca her gün bunun üzerinde çalışmıştı. Yaydan sağ elinin parmakları yara olmuş, ama sonra iyileşip nasır bağlamıştı. Onun bu işi başaramayacağına benim bile inanmama karşın Tanus bir an olsun denemekten vazgeçmedi. Ancak yavaş yavaş silaha hakimiyet kazandı, artık her biri aynı anda havada uçan üç ok atabiliyordu. Bunlardan en az ikisi, elli adım öteye konmuş insan başı büyüklüğündeki bakır diske vururdu. Oklar öylesine güçlüydü ki, küçük parmağım kalınlığında olan madeni delip geçerlerdi. Tanus bu güçlü silaha hanımımın artık kullanılmayan bebeklik adını vermişti: Lanata. Şimdi de o kadın yanında, adaşı elinde olduğu halde teknenin burnunda duruyordu. Çok güzel bir çift oluşturuyorlardı ama bu da beni biraz daha huzursuz etmişti. Hanımım, hemen buraya gelin! diye seslendim. “Orası sizin için güvenli değil.” Omzu üzerinden bakmaya bile tenezzül etmeyerek bana arkasından eliyle bir işaret yaptı. Tayfaların hepsi bunu gördü ve içlerinden en cesurları güldüler. Lostris’e, İntef Hanedanından bir kızdan çok, nehir kıyısı meyhanelerinin kadınlarına yakışan bu hareketi nedimeleri olan o küçük kara cadılar öğretmiş olmalıydılar. Bir an ona karşılık vermeyi düşündüysem de, hemen vazgeçtim, çünkü hanımım sadece bazı ruhsal durumlarında kısıtlamayı kabul eden biriydi.

Ben de öfkemi saklamak için bronz gonga gerekli şiddette vurmaya başladım. Gongun sesi lagünün yeşil sularında yayıldığı anda hava papirüsler arasından fırlayan kuş sürülerinin kanatlarıyla karardı. Sürülerde yüzlerce kuş türü vardı. Yabani kuş avı Mısır soylularının en büyük zevklerinden biriyse de, o gün başka bir avın peşindeydik. Aynı anda cam gibi yüzeyde bir karışıklık oldu. Orada hareket eden canavarın ne olduğunu bildiğim için elimde olmadan ürpermiştim. Tanus da aynı şeyi görmüştü ama onun tepkisi benimkine hiç benzemedi. Bir av köpeği gibi hırladı, adamları da onunla birlikte bağırıp küreklerine eğildiler. Horus’un Soluğu sanki göğü karartan kuşlardan biriymiş gibi ileri fırlarken hanımım heyecanla bağırıp küçücük yumruğuyla Tanus’un adaleli omzunu dövmeye başladı. Sular bir daha kabarınca, Tanus dümencisine hareketi izlemesini işaret etti. Ben cesaretimi güçlendirmek içim gonga vurmaya devam ettim. Karışıklığı son gördüğümüz yere gelince tekne durdu, kürekçiler heyecanla çevrelerine baktılar. Sadece ben bakıyordum geriye doğru. Altımızdaki su sığ ve en az başımızın üstündeki hava kadar duruydu. Canavarı hemen altımızda görünce hanımım gibi bir çığlık kopararak yerimden fırladım.

Suaygırı Nil tanrıçası Hapi’nin hayvanıdır. Onu sadece tanrıçanın özel izniyle avlayabilirdik. Tanus bunun için tanrıçanın tapınağında o sabah dua etmiş, kurban kesmişti. Hanımım da onun yanından ayrılmamıştı. Kuşkusuz, Hapi onun da tanrıçasıdır ama törene böyle heyecanla katılmasının nedeni bence sadece bu değildi. Altımızda gördüğüm hayvan yaşlı bir erkekti. Onun en az teknemiz büyüklüğünde olduğunu görüyordum. Lagünün dibinde, hareketleri suyun etkisiyle yavaşlaşmışken, karabasandan çıkma bir yaratık gibi hareket ediyordu. Çöl kumları üstünde koşan yabani hayvanların arkalarından yükselen toz bulutları gibi ardında çamur bulutlan bırakmaktaydı. Tanus küreklerden birini kapıp tekneyi çevirdi ve hayvanın ardına düştük. Ancak hayvan bizden hızla uzaklaşıp lagünün önümüzdeki yeşil derinliklerinde kayboldu. Suaygırı birden ilerimizde suyun yüzüne çıkıp ciğerlerinin pis havasını bulut gibi dışarı üfledi. Ok menzili dışında olmasına karşın koku bize kadar gelmişti. Bir an için sırtı suyun ortasında parlak bir granit adasını andırdı, sonra derin bir soluk alıp yine gözden kayboldu. Onu izleyin! diye gürledi Tanus.

İşte orada, diyerek yan tarafı gösterdim. “Geri dönüyor.” Aferin sana, yaşlı dost, diye Tanus benimle alay etti. “Seni savaşçı yapacağız sonunda.” Bunu düşünmek bile gülünçtü, ben bir kâtip, bir bilge ve bir sanatçıyım. Benim kahramanlıklarım hep aklımın içindedir. Yine de Tanus’un beni her övüşünde olduğu gibi zevk duydum bu sözlerinden. Güneyimizdeki öteki tekneler de ava katılmıştı. Hapi rahipleri lagundaki bu büyük hayvanların sayısını dikkatle izlerlerdi ve yaklaşan Osiris bayramı için ellisinin öldürülmesine izin vermişlerdi. Tapınak lagünün da böylece tanrıçanın sürüsünden üç yüz kadar hayvan kalacaktı ki, rahipler suyollarını temiz tutmak, papirüslerin ekilebilir topraklara yayılmasını önlemek ve tapınağa et sağlamak için bu sayıyı yeterli görüyorlardı. Osiris bayramının on günü dışındaki günlerde sadece rahipler taze suaygırı eti yiyebilirlerdi. Tanus dikkatini ilk gördüğümüz en büyük hayvan üzerinde yoğunlaştırmıştı. Ok menziline giren dişilere ve gençlere bakmıyor, her dalıp çıktığında biraz daha yaklaştığı büyük hayvandan gözlerini ayırmıyordu. O heyecanlı halime karşın onun tekneyi nasıl bir ustalıkla yönettiğine hayran kalmaktan kendimi alamıyordum. Adamları en küçük bir işaretinden bile ne yapmaları istendiğini hemen anlıyorlardı.

Ancak Tanus emrindekilerden en iyi sonucu almayı oldum olası iyi bilirdi. Yoksa hem serveti, hem de büyük bir hamisi olmadan nasıl bu yüksek mevkiye erişebilirdi ki? Kazandıklarını hep bileğinin hakkıyla ve önüne her türlü engeli çıkaran gizli düşmanlarının kötü etkinliklerine karşın elde edebilmişti. Suaygırı ansızın otuz adım ilerden yüzeye fırladı. Tanrıların kusurlu bulduklarının kalplerini yiyen o yeraltı yaratığı gibi burnundan buhar dumanlan fışkırıyordu. Tanus yayını gerdi ve aynı anda bıraktı. Ok gözleri aldatan bir bulanıklık içinde fırladı. Hışırtıyla havayı yararken ardından bir tane daha, bir tane daha onu izledi. Oklar hayvanın sırtına saplanırken suaygırı yine suya daldı. Kullandığı okları ben bu sefer için özel hazırlamıştım. Arka tüyleri çıkarıp yerlerine küçük baobap ağacı parçaları koymuş, bunları da oka ince iple bağlamıştım. Uçuş sırasında okun üstünde sağlam duran parçalar hayvan suya dalınca yerlerinden fırlayacaklar ve yüzeyde kalacaklardı. Böylece hayvan suyun altında giderken yüzeyde kalan parçalardan onun nereye gittiği belli olacaktı. Bunları sarıya boyadığım için suaygırının bulunduğu yer, derinde bile olsa hemen görülebilecekti. Tanus böylece hayvanın hareketlerini izleyecek ve suyun üstüne çıktığı anda yeni bir salvo göndermeye hazır olacaktı. Hayvanın ardındaki sarı tahtalar artık çoğalmış, su da kızıla dönmeye başlamıştı.

Zavallı hayvanın her dışarı çıkışında bir ok yağmuruyla karşılaşmasına acıyordum. Ancak genç hanımım benim bu kaygımı hiç de paylaşıyor görünmüyordu, o kendini avın heyecanına kaptırmış, çığlıklar atmaktaydı. Suaygırı bu kez yüzü bize dönük olarak sudan çıktı. Üzerimize doğru gelirken açık ağzından boğazını görebiliyordum. İnsanı bir lokmada yutabilecek kadar geniş, parlak kırmızı etten bir tüneldi sanki. Çenesindeki dişler kanımı dondurmuştu. Alt çenesinde en sert ve kalın papirüs koçanlarını parçalayacak dev dişler vardı. Üst çenesindeki bileğim kalınlığındaki parlak beyaz sütunlar Horus’un Soluğu’nun tahta küpeştesini paramparça edebilirdi. Ve bu öfkeli canavar üzerimize geliyordu; ben de kıçtaki yüksek yerde ondan en uzakta olmama karşın korkudan donakalmış, yerimden kıpırdayamıyordum. Tanus’un oku bu kere hayvanın boğazından içeri girmişti. Ancak hayvanın acısı öylesine fazlaydı ki, sonunda öldürücü olacak bu sonuncu yarayı hissetmemiş görünüyordu. Bir anlık bir duraksamadan sonra Horus’un Soluğu’nun burnuna saldırdı. O yaralı boğazdan öylesine bir öfke gürledi, öylesine ölümcül bir acı çığlık koptu ki, derinlerinde bir yerden patlayan bir damardan fışkıran kan açık ağzından fıskiye gibi çevreye yayıldı. Kan güneşte adeta kızıl bir sise dönüştü. Ve suaygırı tekneye çarptı.

Horus’un Soluğu suyun içinde koşan bir geyiğin hızıyla ilerliyordu ama çılgına dönmüş hayvan bizden daha da hızlıydı ve gövdesi o kadar sertti ki, kayalık bir karaya vurmuş gibi olduk. Kürekçiler yerlerinden fırladılar, ben arka küpeşteye hızla çarptım, ciğerlerimdeki tüm hava boşalıp göğsüme kaskatı bir sancı oturdu. Ancak o anda bile düşündüğüm tek şey hanımımdı. Acıdan yaşaran gözlerle onun da darbenin etkisiyle öne fırladığını görmüştüm. Tanus kızı kurtarmak için kolunu uzattı ama darbenin etkisiyle dengesini kaybetmişti ve sol elindeki yayı kendisine engel oluyordu. Hanımımın hızını bir an kesebildiyse de, kız küpeşteye çarptı ve ikibüklüm suya doğru kaydı. “Tanus!” diye bağırarak elini uzattı Lostris. Tanus dengesini bulup bir cambaz çevikliğiyle kızın elini yakalamak için uzandı. Parmakları bir an için birbirine değdi, sonra kız arkaya devrilip suya kaydı. Arkada yüksekte oturduğum için düştüğünü görmüştüm. Bir kedi gibi arkaüstü düşerken beyaz eteği havalanmış, baldırları ortaya çıkmıştı. Bebeğim! diye haykırdım. “Yavrum benim!” Onu kaybettiğimden emindim. Tüm yaşamı bir anda gözlerimin önünden geçiyor gibiydi. Bebekliği, bana söylediği ilk sözcükler.

Sonra kadınlığa geçişi. Beni her sevindirdiği ve üzdüğü anı hatırladım. Onu kaybettiğim o anda, uzun on dört yıl içinde sevdiğimden daha çok sevdim. Lostris öfkeli hayvanın kanlı sırtına düşmüştü, bir an orada iğrenç bir dinin sunağındaki insan kurbanı gibi bacakları iki yana açık olarak yattı. Hayvan suyun içinden bir daha yükseldi, o kamburlu sırtını çevirip kıza erişmeye çalıştı. Öfkesinin çılgınlığı o domuzu andıran kanlı gözlerinden fışkırırken büyük çeneleri açılıp kapanmaya başladı. Lostris her nasılsa kendini toparlayıp hayvanın sırtına saplanmış olan iki oka tutunmuştu. Kolları ve bacakları iki yana açık yatıyordu. Artık bağırmıyordu, tüm gücünü ve ustalığını sağ kalabilme üzerinde yoğunlaştırmış gibiydi. O kıvrık dişler çarpışan iki savaşçının kılıçları gibi çarpıyordu birbirine. Ağız her açılıp kapandığında kızdan ancak bir parmak uzaklıktaydı, her an o güzelim kollarının bir asma filizi gibi koparılmasını, onun taptaze genç kanının hayvanın yaralarından boşalan o vahşi kana karıştığını görmeyi bekliyordum. Tanus kendini çabuk topladı. Bir an için gördüğüm yüzü korkunçtu. Artık işine yaramayan yayını bir yana fırlattı, kabzasından yakaladığı kılıcını timsah derisi kınından çıkardı. Bronz kılıç kolu kadar uzundu ve kenarları elinin üstündeki tüyleri bile traş edecek kadar keskindi.

Tanus küpeştenin üzerine atladı, bir an orada dengede durup altındaki ölümcül yara almış hayvanın çılgınca çırpınışına baktı, sonra iki eliyle tuttuğu kılıcını aşağı doğrultup avının üstüne süzülen bir kartal gibi atladı. Suaygırının kalın boynunun üstüne düşmüş, hayvanla birlikte sanki yeraltı dünyasına gidecekmiş gibi bacağını iki yana sallandırmıştı. Tanus’un tüm ağırlığı ve atlayışının şiddeti kılıcının ardındaydı. Kılıç yansına kadar hayvanın boynuna saplanırken Tanus tüm gücüyle bastırıp kanırttı. Suaygırı çılgına dönmüştü. Yeni çırpınışı karşısında bundan öncekiler çok zayıf kalmıştı. Dev cüssesini sudan çıkarıp başını iki yana sallamaya başladı. Teknenin üzerine yağan sular bu korkunç sahneyi dehşet dolu bakışlarımdan saklayacaktı neredeyse. Bu arada acımasızca iki yana savrulan çifte bakmaya devam ediyordum. Lostris’in tuttuğu oklardan biri kırılmış, kız suya savrulmak üzereydi. Savrulmuş olsaydı hayvanın onu bir anda parçalayacağından kuşkum yoktu. Tanus arkasına uzandı, sağ eliyle kılıcı daha derine saplamaya çalışırken sol eliyle kızı tutup hayvanın üzerine çekti. Onlara erişemeyen hayvan çıldırmış gibi dişlerini kendi gövdesine geçirmeye başlamış, çevresindeki sular kızıl kana bulanmıştı. Lostris de, Tanus da tepeden tırnağa kıpkırmızı kesil/nişlerdi. Yüzleri sadece göz aklarının göründüğü korkunç maskelerdi artık.

Hayvanın çırpınmalarıyla tekneden epey uzaklaşmışlardı. Aklını başına toplayan ilk ben oldum. Kürekçilere, “İzleyin onları! Uzaklaşmalarına izin vermeyin!” diye haykırdım. Hepsi yerlerine koştular ve Horus’un Soluğu kovalamaya başladı. Tanus’un kılıcı o anda hayvanın boynundaki belkemiğinin birleşme yerini bulup içeri dalmış olmalıydı. Dev cüsse birden katılaşıp dondu. Hayvan dört ayağı kaskatı havaya dikilmiş olarak sırtüstü yuvarlandı, Lostris ve Tanus’la birlikte lagünün suları arasında kayboldu. Boğazıma kadar yükselen umutsuzluğu yutup bir emir daha verdim. “Dikkat! Üzerlerinden geçmeyin! Yüzücüler buruna geçsinler!” Sesimdeki otorite beni bile şaşırtmıştı. Yaptığımın akıllıca olup olmadığını düşünmeden ben de öne doğru koşan savaşçılar arasına katılmıştım. Kürekçiler herhangi bir subayın boğulmasını seyrederken herhalde alkış tutarlardı ama Tanus için böyle bir şey düşünülemezdi. Ben eteğimi çıkarmış, çıplaktım artık. Başka koşullar altında olsa yüz kırbaç yesem bile bunu yapmazdım. Devlet celladının bana yaptıklarını o güne kadar bir tek kişi görmüştü, o da hadım bıçağının kullanılmasını emreden kişiydi. Ama şimdi parçalanmış erkekliğimi düşünecek durumda değildim.

Ben iyi bir yüzücüyüm ve şimdi düşününce hanımımı kurtarmak için o kanlı sulara gözümü kırpmadan atlayacağım düşüncesini bile ürpertiyle hatırlıyorum. Ancak tam atlamak üzereydim ki, altımdaki sular birden açıldı ve iki baş göründü. Biri esmer biri sarışındı ve ikisinden de hiç beklediğim bir ses yükseliyordu. Gülüyorlardı. Birbirlerini boğmalarından korktuğum kadar yakındılar ve tekneye doğru yüzerlerken kahkahalarla gülüyorlardı. Bu bayağılığı görünce ve yapmak üzere olduğum saçmalık aklıma gelince korkularım bir anda öfkeye dönüştü. Kayıp çocuğunu bulduğunda aklına gelen ilk şey onu dövmek olan bir anne gibi, sesimin az önceki tüm otoriterliğini kaybederek tiz ve kavgacı bir ton aldığını duydum. Güvertedeki eller onları sudan çıkarırlarken o ünlü hitap yeteneğimle hanımımı azarlamaya başlamıştım bile.

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir