Ahmet Yilmaz Boyunaga – Kırık Hançer

Karşıki tepenin kayalıklarında batarken kanayan güneşin kızıllığı, vadiyi kaplamıştı. Kenarlarından çılgın bir neşe üe fışkırmış zümrüt yeşillikler arasından, kâh görünüp kâh kaybolan dere, tutuşmuş gökyüzünü aksettiriyordu. Dere boyunu izleyen yolda dört atlı gidiyordu. İkisi önde, ikisi arkada idi. Öndekilerden biri, kırkbeş-elli yaşlarında vardı. Dikkatle düzeltilmiş sakalın çevrelediği çehresi yakışıklı ve yağız idi. Başındaki börkden, üstündeki elbiselerden ve ayağındaki çizmelerden, soylu bir kimse olduğu anlaşılıyordu. Yanındaki atlı ise çok gençti. Ancak onsekiz-yirmi yaşlarında vardı. Çok yakışıklıydı. Esmer yüzünde; kaşları yay gibiydi. Kara gözleri bir hançer ucu gibi delici idi. At üstündeki gövdesi, sağlam ve kuvvetliydi. Kuzu derisi börkünden taşan saçları, omuzlarına dökülmüştü. Sân deve derisinden kıymetli çizmeleri, bir beyzade olduğunu gösteriyordu.


Kılıcı, yayı, gürz ve topuzu atının terkisinde idi. At üzerindeki duruşu onun yaman bir binici olduğunu ispatlıyordu. Arkadan gelenlerin ise at uşakları oldukları belliydi. Genç atlının arkasından gideni, çok şişmandı. Atı, onu güç taşıyordu. Normal bir at olduğu halde, binicisinin altında küçücük kalmıştı. Başını sallaya 5 sallaya gitmesinden, dört at içinde, en ağır yükü tanımanın talihsizliğini kabul etmiş ve hayatından bezmiş bir hal vardı zavallıda. Şişman binicinin, gayet gülünç yüzü ve şakacı bir görünüşü vardı. Atının terkisinde sallanan kılıcı ve yanındaki silâhşörler olmasa; kasaba pazarına yumurta, tavuk, süt, yağ ve yoğurt götüren, babacan bir köylü zannedilebilirdi. İkide birde, yanındaki arkadaşına heyecanlı heyecanlı bir şeyler söylüyor, öteki de gülerek onu dinliyordu. Şişman binicinin yanındaki atlı ise, halkımızın: «Hiç ekmek yememiş» dediği cinsten biri idi. Çiroz gibi kuruydu. Çok sinirliye benziyordu. Fakat, yüzünden, zeki ve şakacı olduğu da, anlaşılıyordu. Bir aralık, arkadaşının söylediği bir söz üzerine gürültülü kahkaha kopardı.

Dalgın dalgın giden öteki atlılar, merakla başlarını ona çevirdiler. Genç olanı sordu: — Ne o Aziz? Niye güldün yine? — Beyim!. Sungur gene acıkmış!. Şu deredeki bütün balıklar tutulmuş olsa, hepsini bir oturuşta yiyebileceğini söylüyor. Genç binici gülümsedi: — Sungur bu!. Yer mi yer!. Adının Sungur olduğu anlaşılan şişman binici atıldı: — Yok Beyim yok!… Aziz yanlış anladı. Şişiriyor. Ben şu dirseğe kadar olan kısımdaki balıklar için söylemiştim. \ — Yani az yer mi orası be Sungur? Az mı balık vardır orada? — Az ya Beyim!. Ne kadarcık balık vardır ki o kısımda?. Sekiz on okkayı geçmez. 6 Yaşlı binici söze karıştı: — Sen mi bu kadar balığı yersin-, yoksa o kadar balık mı seni?… Onu ancak Allahu Teâlâ bilir. Sungur ağzını şaplatarak cevap verdi: — Ben balıkları yerim beyim. Hele közde pişmiş olursa.

— Bre pisboğaz Sungur!. Onu ancak Allahü Teâlâ bilir. Bilmez misin ki «oburlar dişleri ile mezarlarını kazarlar.» Daha dün akşam yediğin geyik etinden, tahtalı köyü boylayacaktın be! Çektiğin sıkıntıyı ne çabuk unuttun. — Aman Beyim! Yiyen de gidiyor, yemeyen de. Hiç olmazsa gözüm arkada kalmasın. Ben, yeyip de gidenler arasında olmayı isterim doğrusu. Hepsi, bu söze gülüştüler. Aziz, bu defa da Sungur’un atını şikâyet etti: — Beyim!. Atı da çok obur. Aynı Sungur gibi… Bir arada yediklerinde, bizim atlara bir şey bırakmıyor! Silip süpürüyor bizim atların yiyeceklerini de… Genç binici, bir kaşını kaldırarak güya kızmış gibi söylendi: — Şimdi anladım!. Bazan benim Kasırga halsiz halsiz gidiyor. Demek Sungur’un atı, onun hakkını yediği içinmi$!. Ayırın keratayı… Bir daha ayrı yesin. — Zaten ben de, artık öyle yapmaya başladım ya Beyim.

Beni düşündüren başka bir mesele de var. — Neymiş o? — Atını da bu derece obur alıştırmak Sungur’un basma acaba dert açmayacak mı? Bir gün çölde kaldıklarını düşünelim. İkisi de açlığa dayanamazlar. Bu durumda, acaba Sungur mu atını yer; yoksa atı mı Sungur’u?. Ne zamandır düşündüğüm halde, çözemedim bunu. 7 Bu sözlere Sungur cevap verdi: — O zaman da Allah Kerim!. Yalnız sana tavsiyem, atımla aç kaldığımız zaman, sen yanımızda bulunma. Çünkü obur obura dokunmaz. Ben seni, atım da senin atını yeyiverir-, olur biter. Bizi doyurmazsınız ama, hiç olmazsa açlıktan ölmekten kurtuluruz ya… Tekrar gülüştüler. Sungur, tekrar bir şey söyleyecekti ki, acı bir kadın çığlığı duyuldu. Hepsi bir anda, atlarının gemlerini çektiler. Cins ve talimli oldukları anlaşılan atların kulakları dikildi. Toynaklarını adeta toprağa gömdüler. Atlarının solumaları bile durdu.

Çığlık ikinci defa ve daha hızlı duyuldu. Genç binici yanındakine döndü: — Yardım isteyen bir kadın sesi!. Hem de pek yakında!. Ben gidiyorum! , Yaşlısı başını salladı: — Evet Ömer!. Yalnız dikkatli ol!. Ömer, atına topuğu ile hafifçe dokundu. At, sudaki bir balık gibi ileri süzüldü. Toynaklarından çıt çıkmıyordu. O kadar güzel bir attı ki, yüzlerce atın arasında seçilebilirdi. Köpük gibi beyaz yelesi ve kuyruğu rüzgârda dalgalanıyordu. İnce ve zarif bacakları, sanki yere basmıyordu da kayıyordu. Ömer ve atı, üstü yeşilliklerle örtülmüş bir burunda kayboldukları zaman, diğer atlılar da arkalarından at sürdüler. Burunu dönünce, yolun alt tarafındaki düzlükte, kaçan bir kadın ve onu kovalayan, yedi sekiz hintli silâhşor gördüler. Bir an durup, ne yapacağını kararlaştıran Ömer, topuklanyla atının karnına dokundu. Savaş kokusu almış olan cins at, acı acı kişnedi.

Sonra, bir hayâl gibi çimenler üzerinde kaydı. 8 Kadını takip edenler, başlarını kişnemenin olduğu yere çevirdiler. Fakat, o zamana kadar Ömer yanlarına varmış, gemleri kısarak atını durdurmuştu. Yaşlı ve iriyarı yol arkadaşı ve ardmdakiler, yol kıvrımında bekliyorlardı. Kadını takip eden hintli silâhşörler, Ömer’e baktılar. Kadın, eteklerini tutarak, Ömer’in yanına koştu. Bu, başından başörtüsü düşmüş, saçı-başı dağılmış genç bir kızdı. Ancak, onbeş-onaltı yaşlarında vardı. Gözleri kapkara ve ışü ısıldı. Kiraz kırmızılığmdaki dudaklarının arasında, bir sıra inci gibi parlayan dişleri görünüyordu. Koşmanın verdiği yorgunlukla sık sık soluyordu. Üst dudağı terlemiş, gözleri nemlenmişti. Eteğini bırakarak, üzengiye uzandı. — Yiğit!. Allah aşkına yiğit! Kurtar beni bunların elinden! Ummadığın bir mükafata kavuştururum seni!.

Kız, bunları söylerken, gözlerinden yaşlar dökülüyordu, Ömer, atının üzerinde dikleşti. Gözlerini karşısındaki adamlardan ayırmadan: — Merak etme bacı!., dedi. Allah’ın izniyle, gücümüz yeter buna. Sen ağlamayı kes hele! Sekiz hindu atlısı, atlarını sürerek Ömer’in etrafını çevirdiler. En irileri, böğürür gibi bir kahkaha attı: — Bu süt kuzusu da nerden çıktı be?. Biz kiminle karşılaşmışız da farkında değiliz. Gücü, kızı kurtarmaya yetermiş. Acaba kaçmaya yetecek mi ha, ne dersiniz? Hepsinden gürültülü birer kahkaha koptu. Kısa boylu ve kulaklarında küpeler sallanan biri:

.

PDF Kitap İndir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir